Ortaçağda Endüstri Devrimi, Jean Gimpel, Kitap Özeti

Jean Gimpel’in Ortaçağda Endüstri Devrimi isimli kitabı, Ortacağ dönemini yeniliğe açık ve dinamik bir dönem olarak betimliyor. Kuşkusuz ki bu betimleme, Rönesans dönemi ve sonrasında “karanlık” olarak adlandırılan, Ortaçağ için yapılmış sıradan olmayan bir tasvir. Gimpel kitabında bu betimlemeyi yaparken savını birçok örnekle güçlendiriyor.

Su ve rüzgar gücünün kullanımı ile çarklı düzeneklerin ve değirmenlerin 9. yüzyılda yaygınlaşmaya başlamasıyla; Ortaçağ’da tahıl üretimi, yağ çıkarma, deri işleme ve kağıt çekme gibi alanlarda ilk makineleşme başlamış oldu. Dönemin kayıtlarına bakıldığında, İngiltere’de 11. yüzyılda her elli aileye bir değirmen düşüyordu. Yatırım aracı olarak da kullanılan değirmenlerin kira gelirleri oldukça tatmin ediciydi. Su değirmeni kullanımı Antikçağ’da da söz konusu olmuş fakat o dönemde Roma İmparatorluğu insan gücüne daha çok önem vermişti.

Kağıdı Çinliler ve Araplardan sonra kullanmaya başlayan Avrupalılar; kağıt üretimini el ve ayak gücüne mahkum etmemiş, makineyle üretmeye başlamıştır. İlk su gücüyle çalışan kağıt fabrikası 1238’de İspanya, Valencia’da kurulmuş. 1268’de İtalya, Pabrico’da 7 adet kağıt fabrikası olduğu biliniyor.

12. yüzyılda karada kurulan su değirmenlerinin yanında, akarsular üzerine kurulan bentler de yaygınlaşmaya başlamıştı. Dönemin raporları incelendiğinde, akarsular üzerine çapraz kurulan bentler ile verimin arttırılmasının amaçlandığını görebiliyoruz. Ayrıca, bentlerin karlılığı adli konuların da artmasına neden oluyordu. Daha fazla kar elde etmek isteyen işletmeler bent yüksekliğini arttırıyor, bu da değirmenlerin sular altında kalmasına neden oluyordu. Bu gibi nedenlerle açılan davalarda genellikle bent sahipleri haksız bulunsa da, kararın uygulanmaması sonucu değirmen işletmeleri iflas ediyordu. “Ortaçağda Endüstri Devrimi, Jean Gimpel, Kitap Özeti” yazısını okumaya devam et

Yirmi Yıl Sonra: Bosna Hersek’te Dayton Anlaşması, Kalıntılar ve Fırsatlar

Graduate Institute of International and Development Studies, Geneva‘da Anca Doina Cretu tarafından yazılan, “Twenty Years After: The Dayton Accords, Legacies and Opportunities in Bosnia and Herzegovinabaşlıklı makalenin Türkçe çevirisidir.

Bosna savaşının bitiminden 20 yıl sonra, bu yıl Bosna Hersek için iki acılı yıl dönümünü işaret ediyor: Srebrenitsa Katliamı ve Dayton Anlaşması. Temmuz 1995’te gerçekleşen Srebrenitsa katliamı ve askeri durumun Bosna Hersek’te artarak bozulmasından sonra NATO, Bosna Sırplarının askeri hedeflerini ve alt yapısını bombaladı. Birkaç ay sonra, Kasım 1995’te, ABD önderliğindeki müzakereciler ve arabulucular bölge liderlerinden, Ohio’nun Dayton kentinde hızlıca hazırladıkları anlaşmaya imza atmalarını istedi. Richard Holbrooke Amerikalı arabulucu olarak, kendi esaslarında, Dayton Barış Anlaşması’nın “altı günlük ateşkesi kalıcı barışa çevirmesini ve çok-ırklı bir devleti kazandırmasını” amaçladığını belirtti. Yirmi yıl sonra hala, bölünmenin kurumsal güçlendirilmesi açısından Dayton Barış Anlaşması, devlet ve barış inşasının kötü şöhretli kalıntılarını taşıyor. Bu makale, yöntemler saptamaya çalışırken savaş sonrası imzalanan, imzalanmasında yirmi yıl sonra uluslararası müdahaleciliğin kalıcı emaneti haline gelen, Dayton Barış Anlaşması’nın etkilerini vurguluyor. Ayrıca, Bosna Hersek’in bugününe göz atmayı ve Dayton siyasi çerçevesi bağlamında fırsatlar yakalayacak yöntemleri saptamayı amaçlıyor.

Bosna Savaşı

Bosna’daki savaş, Yugoslavya’da 1990’ların başlarında çoktandır şiddete dönüşen ortamda başladı. Saraybosna’daki katliamın başlamasından bile önce; Bosna’nın Güneydoğu ve Kuzey kısmı, Hırvatistan Bağımsızlık Savaşı’ndan etkileniyordu. Bosna bağımsızlığını ilan edince Nisan 1992’te savaşın şiddeti arttı ve 1995’e kadar Saraybosna kuşatılmaya devam etti. Hırvat güçleri, Hırvatistan’da Sırpların elindeki bölgeleri tekrar kontrol altına alınca ve ardından, “Yirmi Yıl Sonra: Bosna Hersek’te Dayton Anlaşması, Kalıntılar ve Fırsatlar” yazısını okumaya devam et

Yurt dışına çıkmak için pasaportunuzun olmasına gerek yok

Avrupa ülkeleri vatandaşları ile karşılaştırdığımızda, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yurt dışına çıkma oranı çok düşük. Bunun coğrafi, ekonomik ve siyasi nedenlerini sıralamak mümkün. Bana göre ise en önemli neden “mesafe.”

Mesafeyi sadece fiziksel uzaklık olarak düşünmeyin; kültürel ve dini farklılık, eğitim seviyesi, ortalama aylık gelir, dil vb. gibi konular da mesafenin içerisinde.

2012 yılına kadar, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının yurt dışına çıkabilmesi için öncelikle pasaport alması gerekirdi. Tek başına bu da yeterli olmaz, gideceği ülkeye göre değişmekle birlikte, o ülkeye giriş yapabilmek için ‘vize‘ alması gerekirdi. Bir de Türkiye’den çıkış yapabilmek için ‘yurt dışı çıkış harç pulu’nun olması gerekir. (Bu durum hala değişmedi.)

Yazıma başlamadan önce şöyle biraz araştırdım, pasaportun geçmişi milattan önce 450li yıllara kadar gidiyormuş. Modern anlamda pasaportun temelleri ise Milletler Cemiyeti‘nin 1920’de Paris’te yaptığı “Pasaport ve Gümrük Uygulamaları” konferansında atılmış. “Yurt dışına çıkmak için pasaportunuzun olmasına gerek yok” yazısını okumaya devam et

Çay Toplayıcılığı 101

Konu çay olunca yazıya nasıl giriş yapacağım, nereden başlayacağım bilemiyorum. Çünkü çayın pek çoklarımız için farkı bir önemi vardır; çayla ilgili binlerce yazı yazılmış, sayısız fotoğraf çekilmiş, birçok türkü söylenmiştir.

Benim çayla ilgili hikayem, çayın yaş haliyle başlıyor. Daha demliğe koyulmadan, paketlenmeden, fabrikada işlenmeden, dalında toplanmadan önce…

Çayla ilgili en ilginç anım da Tataristan’dan. Sabah kahvaltısında garsondan İngilizce olarak çay istemeye çalışıyorduk. Her ne kadar ‘a cup of tea’, ‘tea’ ve ‘teaaaa’ desem de hiçbiri fayda etmiyordu. İngilizce bilmediğini öğrenince, el hareketleriyle çayı, çay bardağını anlatmaya çalıştımsa da olmadı. Onun üzerine ‘yeter ya, bi çay istiyoruz’ şeklinde Türkçe yüksek sesle sitem edince, garson ‘hee çayy’ dedi. Kendi içimden ‘acaba Türk mü bu garson’ diye düşünüyordum, meğersem çayın Rusçası da aynı şekilde telaffuz ediliyormuş. Orada farkına vardım ki çay düşündüğümden daha evrensel. “Çay Toplayıcılığı 101” yazısını okumaya devam et

‘Burada’ o eski ramazanlar!

Çoğu zaman büyüklerimizden duyarız “nerede o eski ramazanlar?” diye. Geçmişe bir özlem, bugüne bir sitem içerir… Gerçi artık büyüklerimiz de telaffuz etmiyor, televizyonda reklam filmlerinde daha çok duyuyoruz bu sözü.

Neydi bu “eski ramazanlar”, ne vardı onda?

İstanbul gibi bir şehirde yaşayınca, iftar yemekleri için pek çok davet alabiliyor ve lüks yerlerde, hatta bazen 5 yıldızlı otellerde orucumuzu açabiliyoruz. Soframızda, en pahalısından hurmalar, en tazesinden meyveler, en lezzetlisinden tatlılar oluyor. Servisi yapanlar, daha önümüzdeki yemek bitmeden sıradakini masaya getiriyor. Hal böyle olunca, midemiz aldığınca yiyor. Sahura boş yer bırakmıyoruz. Sonra eve gelip televizyonu açıyor, reklam filmindeki “nerede o eski ramazanlar” sözünü duyunca karnımızı ovuşturup, “ah! kalmadı o eski ramazanlar” diye tekrarlıyoruz.

Yukarıda bir sitem, bir öz eleştiri vardı. Şimdi ise, “işte burada o eski ramazanlar!” diyeceğiniz öneriyi getiriyorum. “‘Burada’ o eski ramazanlar!” yazısını okumaya devam et

4 yıl hayallerin gerçekleşmesi için uzun bir süre mi?

Bundan 4 yıl önceydi. 2011 yılı yaz aylarında, Çayeli’nde bir grup genç bir araya gelmiş, kimisi üniversite öğrencisi kimisi henüz lise. Fakat hepsinin ortak bir gayesi vardı. Sokak sokak dolaşıyor, girmedikleri kapı kalmıyor, el sıkmadıkları esnaf bırakmıyorlardı. Gün boyu yorulmadan geziyor; çat kapı ziyaretler yapıyordu.

Peki gençler ne istiyordu?

Toplumun şekillenmesinde en önemli paya sahip olan gençler, Türkiye nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturuyor. Buna karşın, gençlerin doğru yönelimlere sahip olması için; kısaca uyuşturucu madde, alkol bağımlılığı ve benzeri kötü ahlaki alışkanlıklardan uzak durmalarını sağlayacak yeteri kadar sosyal proje mevcut değil.

Madde bağımlılığı tedavi merkezleri arttırılsa da, bunlar da yeterli gelmiyor. Çünkü çözüm bu değil. Çözüm gençlere daha erken yaşlarda ulaşmak. Çözüm gençleri başarılı olabileceği sosyal projelere katmak. Çözüm gençlerin yeteneklerini ortaya çıkarmak, kendisinin de bunun farkına varmasını sağlamak. Çözüm gençlere örnek alacağı (role-model olacak) akranlarıyla tanıştırmak. Çözüm gençlere hayallerini gerçekleştirmesi için imkan sağlamak.

Daha pek çok çözüm başlığı yazılabilir. Bunlar öncelikle olmasını düşündüğüm üst başlıklar. Bunlar sadece devlet eliyle değil, sivil toplumun da bu alanda çalışma yapmasıyla ulaşılabilecek hedefler.

2007 yılında kurulan Çayeli Gençlik Derneği de bölgesinde yaptığı sosyal projeler ile “4 yıl hayallerin gerçekleşmesi için uzun bir süre mi?” yazısını okumaya devam et

Süpermarketlerin mahalle esnafımızla mücadelesi

Bilmiyorum dikkatinizi çekti mi, başlığı yazarken “mahalle esnafının süpermarketlerle mücadelesi” diye yazmadım. Çünkü size, olagelmiş bir hikaye anlatmayacağım.

Salonumuzun penceresinden dışarıya baktığımda; caddenin karşısında, yan yana dizilmiş üç farklı market var. Bunlardan en eskisi, 2000 yılında Üsküdar’a taşındığımızdan beri satış yapmaya devam eden mahallemizin yerel marketi. İlk yıllarda 10 metrekare gibi bir dükkanla hizmet veren aile bakkalı, zaman içerisinde kendini yenileyerek bugünkü halini aldı. Şimdi, içerisinde şarküteri reyonundan, sebze-meyve tezgahlarına kadar, bir süpermarketten beklenen ürün çeşitliliğine sahip. Hatta geçen yıl, komşu mahalleye de bir şube açarak işlerini büyüttü. Çalıştırdığı kişi sayısıyla da küçük çaplı bir istihdam olanağı yaratıyor.

Sonradan açılan komşu süpermarketlerden biri, Türkiye’nin ilk toptan alışveriş zincirlerinden. Türkiye’nin her yerinde şubesini bulabilirsiniz. Diğeri de, geçtiğimiz 10 yıl içerisinde kurulan, yeni yeni büyüyen bir süpermarket zinciri.

En yeni açılan süpermarket 1 ay önce hizmete başladı. Açılış hazırlıkları sırasında, kimileri böylesine köklü bir süpermarketin mahallede açılacak olmasına seviniyordu. (Kim sevinmez, “Süpermarketlerin mahalle esnafımızla mücadelesi” yazısını okumaya devam et