Netflix abonesi oldum, şimdi ne izleyeceğim?

Netflix, birkaç yıl önce tanıştığımız, 1992’de ABD’de kurulduğunda postayla DVD satışı ve kiralaması yapan, bugün ise 190 ülkeden 125 milyon abonesiyle yılda 11.692 milyar dolar gelir elde eden, internet üzerinden dizi, film, belgesel gibi medyalar sunan bir içerik sağlayıcısıdır.

Netflixearlier

Diğer 120 milyon gibi biz de üye olduk, peki izlemeye nereden başlamalıyız? 

En popülerlerinden başlayayım diyorsanız, Netflix orjinal dizisi olan House of Cards bunların en başında gelir, ardından da Stranger Things. Bunların yanında farklı yapımcılar tarafından üretilmiş dizileri izlemek de mümkün, Breaking Bad, Sherlock gibi. 

Benim önerilerim ise bunlardan farklı olarak, popüler olmadığı için gözden kaçabilecek üç eser. Derren Brown: Manipülasyon, AlphaGo ve Hitler’in Kötülük Çemberi.


Derren Brown: Manipülasyon 

Sıradan bir insan sosyal baskı yoluyla cinayete ikna edilebilir mi?

Zihin kontrolü uzmanı Derren Brown’un yönettiği, 79 oyuncu ile sahnelenen bir sosyal deney. Senaryodan haberi olmayan 29 yaşındaki Kris Boyson, The Push isimli derneğin bağış toplama organizasyonuna katıldığını düşünür. Fakat farkına varmadan 1 saat sonra kendini bir insanı öldürmek üzere bulur.


AlphaGO

Yapay zeka konusunu işleyip insanı duygusal olarak etkileyebilecek başka bir belgesel var mıdır?

Alphago, İngiliz yapay zeka firması DeepMind’in geliştirdiği GO oyunu yazılımının, dünyanın 1 numarası olan Güney Koreli Lee Sedol ile yaptığı müsabakayı konu alıyor. Belgesel, yapay zeka dünyasındaki gelişmeleri göz önüne sererken aynı zamanda da yapay zeka ile insanoğlu arasındaki karmaşık ilişkiyi duygusal bir bağ kurarak anlatıyor.


Hitler’s Circle of Evil

Hitler’in Kötülük Çemberi, Nazi partisinin kilit üyelerin kendi aralarındaki ilişkilerini ve güç dinamiklerini inceleyen on bölümlük bir drama-belgesel dizidir. Nazi partisinin  1923’te Münih’teki darbe girişimi ile başlayan, 1945’te savaşı kaybederek sona eren hikayesi karakter analizleri yapılarak anlatılıyor.

Daha önce izlediğim Nazi Almanyası dönemi belgesellerinden farklı olarak sadece Hitler’e odaklanmayan, Nazi partisi üst yöneticilerinin güç kazanmak ve Hitler’in gözüne girmek için neler yaptığı anlatılıyor. En önemlisi de Hitler’in adamlarının bir birleri arasındaki rekabette öne geçmek için ne kadar acımasız davrandıkları gözler önüne seriliyor.

Netflix abonesi oldum, şimdi ne izleyeceğim? yazısının devamı

Hobi olarak çektiğiniz fotoğraflardan para kazanın!

Öyle çok para değil… Fakat işi ciddiye alırsanız düzenli bir gelir kaynağı sağlayabilirsiniz.

Bir gün iş çıkışı metrobüste seyahat ederken Faruk bahsetmişti. “Çektiğin fotoğrafı siteye yüklüyorsun, ihtiyacı olan bir kurum, ajans veya kişi kullanım hakkını ödeyerek siteden indirebiliyor.”

Shutterstock stok görsel sitesini bu şekilde özetlemişti. Konuşmamızdan birkaç hafta sonra da Shutterstock‘a üye oldum.

Peki stok görseli nedir? Kitaplar, dergiler, haberler, web siteleri, broşürler, ambalajlar, basılı ve internet reklamları ve çok sayıda özel uygulamada kullanılabilen hazır görsellerdir. Mevcut bir görseli kullanmak, görseli satın alana zaman kazandırdığı ve özel bir fotoğraf çekiminin masrafından kurtardığı için tercih edilmektedir.

stock-photo-istanbul-turkey-june-a-speed-boat-sailing-through-istanbul-s-european-side-on-775164307.jpg
Hobi olarak çektiğiniz fotoğraflardan para kazanın! yazısının devamı

Avrupa Enerji Arzı Güvenliği

  • Avrupa’da enerjiye erişim,
  • Avrupa’ya gaz arzının 2006 ve 2009 kışlarında geçici kesintisi,
  • Avrupa Güvenlik Stratejisi,
  • Avrupa Enerji Güvenliği Stratejisi,
  • AB Enerji Diplomasisi Eylem Planı,
  • Avrupa’da enerji çeşitliliği.

AB Enerji Politikasında Beklentiler ve Kabiliyetler (MAKALE) PDF 29.05.2017

AB Enerji Politikasında Beklentiler ve Kabiliyetler (SUNUM) PDF 16.05.2017

Tek kelime yazmadan, yılda 35.000 blog ziyaretçisi almak

Geçtiğimiz yıl bu blogu 35.386 kişi ziyaret etmiş, 2015 yılınındaki ziyaretçi sayısının neredeyse beş katı. Ben ise 2016 yılında tek bir kelime dahi yazmamıştım. Peki neden ziyaretçi sayısı çarpıcı biçimde arttı?

Sorunun cevabı, 2009 yılı sonbaharında aldığım Ekonomiye Giriş dersinde öğrendiğim arz talep eğrisinde. Sen ne kadar kalite ürünler üretsen de, bulunduğun pazarda buna talep yoksa batarsın.

Yazarlık da öyleymiş. Ne kadar kusursuz yazdığından ziyade, insanlar neyi okumak istiyor, neyi merak ediyor daha önemliymiş. Tek kelime yazmadan, yılda 35.000 blog ziyaretçisi almak yazısının devamı

Türk annesi ileri görüşlülüğü

Bundan 2 ay önceydi. Henüz Rusya’nın savaş uçağını düşürmemiştik. Aksine, devletler arası ilişkiler iyi seviyedeydi.

Evde, mutfak ocağının değişmesi söz konusu olmuş. Annem de beyaz eşya mağazasına gidip bir tane beğenmiş.

Ertesi gün babamla birlikte gidip, alıp geldiler. Ocağın 3 gözü doğalgazlı, 1 gözü elektrikli. Fakat babam, ocağın böyle farklı bir özelliğinin olmasına sitemli.

Evde konuşuyoruz. Anneme sorduk. Neden böyle bir tercih yaptın? O da “belli mi olur! Rusya doğalgazı keserse, elektrikle çalıştırırız…”

Bu konuşmamızdan yaklaşık 1 ay sonra, hava sahası ihlali yapan Rus uçağı düşürüldü. Tartışmalar malum.

Neyse ki, annemin düşündüğü seviyede Rusya’ya bağımlılığımız yok.

Ama, anne ileri görüşlülüğü bu olsa gerek.

Türk annesi ileri görüşlülüğü yazısının devamı

Birleşmiş Milletler’de staj yapmak için çadırda kalır mıydınız?

Bugün bizler, etrafı müttefik ülkelerle çevrili, denizle bağlantısı olmayan ve en yakın küresel soruna yüzlerce kilometre uzakta olan bir ülkede yaşamıyoruz, bilakis küresel sorunların ortasındayız. Diğer yandan baktığımızda, küresel sorunların konuşulduğu Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF)  gibi uluslararası örgütlerdeki etkinliğimiz çok sınırlı.

Bunun sorumluluğunu tek başına devlete atmak yerine, bireysel olarak ne yaptık veya ne yapabiliriz bunları konuşmalıyız. Bence farkına varmamız gereken en önemli durum da; iyi bir üniversitede okumaya çalışmak yerine, bir üniversitede iyi bir şekilde okumaya çalışmalıyız. Daha çok çalışsaydım istediğim şu üniversiteyi gidebilirdim diye hayıflanmak yerine, gittiğimiz üniversitede yaptığımız işlerle fark yaratmaya çalışmalıyız.

Cenevre’deki Birleşmiş Milletler ofisinde altı aylık staj programına hak kazanan 22 yaşındaki Yeni Zelandalı gencin çadırda kalmak zorunda kaldığını duymuş muydunuz? Peki neden?

Bu sorunun cevabını, yanınızdaki cep telefonunuzu elinize alıp Google’a yazarak bir dakika içinde öğrenebilirsiniz. Benim üzerinde durmak istediğim konu “neden?” Yani 22 yaşındaki bir genç, neden binlerce kilometre mesafe kat gelip çadırda yatmayı göze alarak staj yapmak için başka bir ülkeye gider?

Birleşmiş Milletler’de staj yapmak için çadırda kalır mıydınız? yazısının devamı

Sen ağabeylerinin stadyumlarda “insan kulesi” yaptığı yaştasın

Merhaba genç arkadaş.

Arif Nihat Asya’nın Fetih Şiiri’ni okudun mu hiç?

Okumadın evet. Fakat şiirden şu dize aklındadır hep: Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!Öğretmeninden, aile büyüklerinden, çevrenden duymuşsundur mutlaka.

Peki öyle mi? Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşta mısın?

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul seferine çıktığında 21 yaşındaydı. Diyelim sen 25 yaşındasın. Fatih ne yapıyordu o yaşta?

Belgrad’taydı.

Senin benim gibi tatile gitmemişti elbet. Binlerce kişilik ordusuyla, Sırbistan seferine çıkmıştı.

Biz ne yapıyorduk 21-25 yaşlarında?

Üniversite çağları…

Arka planına bakalım mı? Lise, orta okul… Sen ağabeylerinin stadyumlarda “insan kulesi” yaptığı yaştasın yazısının devamı

Su 100 santigrat derecede kaynamıyorsa!

Çok okuyan değil, çok gezen bilir derler ya, buna gayet iyi bir örnek olacak.

Bu Ramazan ayında; Rize, Hemşin’de Badara Yaylasına misafir olmuştuk. Kalabalıktık da. Yaylada bulunan 20 haneden birindeydik. İftar vakti için yemek hazırlıklarına başladık. Gençler salatayı yaptık. Erkekler mısır unu muhlamasını, ana yemekleri de hanımefendiler…

Salatayı yapıp masaya koymuştuk ama kuzinenin üzerinde pişen yemeklerle ilgili bir soru işareti vardı. Yayla sakini olmayanlar, “o çoktan olmuştur alalım kuzineden” deyip atıldılar fakat tencerenin kapağını açıp bakınca yemeğin pişmediği belli oluyordu. Sonra, o dikkat çekici sözü duydum, ki hala unutamamışım bugün burada yazıyorum, yayladayız, burada yemekler daha geç pişer“. Hemen sonrasında da nedeni söylendi. Yüksek rakım! Dolayısıyla atmosfer basıncının düşmesi.

Şimdiye kadar nasıl öğrenmiştik, “su 100 santigrat derece sıcaklıkta kaynar.” İlkokul 4. sınıf fen bilgisi dersi… Belki de 3. sınıftı. Sonra öğretildi, “su deniz seviyesinde 100 santigrat derece sıcaklıkta kaynar.” Daha sonra saf su deniz seviyesinde 100 santigrat derece sıcaklıkta kaynar.” Bu bilgilerde bir sıkıntı yok, çok iyi öğrenmiştik. Yani ezberimiz kuvvetliydi, çok iyi ezberlemiştik. Su 100 santigrat derecede kaynamıyorsa! yazısının devamı

Kimin diktatör olduğuna kim karar veriyor? Google mı?

Bu yazıyı okuduğunuzda elinizde bir cevap olmayacak. Farklı bir bakış açısı kazanabilirsiniz.

Ne zaman babaannemin yanında bilgisayar kullansam hep şunu tekrarlar; babaanneme de zamanında neneleri söylemiş; “gün gelecek dünyayı bir teneke kutuya sığdıracaklar“. Ben de o günden sonra ne zaman Google Haritaları kullansam bu söz geliyor aklıma. Düşünüyorum da 1950’lerde yaşıyor olsaydım aklıma ne gelirdi acaba?

Neyse ki 2000’lerde yaşıyoruz! Aklımızı çok kurcalamamız gerekmiyor. Herhangi bir söz duyduğumuzda aklımızda hemen bir şeyler canlanıyor. Benim aklıma artık Google Haritaların gelmesi gibi.

Şimdi küçük bir test yapalım. Bir soru soracağım. Cevabı sizde kalabilir.

Özgürlükler ülkesi denilince aklınıza neresi geliyor?

Tamam, akınıza geleni söylemeyin. Peki şimdi düşünün. Bu ülkede polis tarafından öldürülen Kimin diktatör olduğuna kim karar veriyor? Google mı? yazısının devamı

Marmaray’daki şüphelinin çantasından çıkanlar

Aşağıda anlatılanlar yaşanmış bir olayın hikayeleştirilmesidir.

Bugün, Marmaray’ın Yenikapı İstasyonu’ndan trene binip Üsküdar’a geçiyordum. Saat 15:10’da istasyonun zemin katına indim ve treninin duracağı yere doğru ilerlemeye başladım. Oraya varmadan, önümdeki kişinin istasyondaki çöp kutusunu karıştırdığını gördüm. Onu fark ettiğim anda işini bitirmiş ve yürümeye başlamıştı. Giyim kuşamına baktığımda, siyah bir spor ayakkabısı, üzerinde siyah pantolon, siyah kapüşonlu hırka ve siyah sırt çantası vardı; uzun saçlıydı, gözlük kullanıyordu ve elinde beyaz bir poşet vardı. Şüpheli birine benzemiyordu ama çöp kutusuyla bu kadar haşır neşir olması, hem de metroda, neden?

Bir kaç saniye sonra, çöp kutusunun yanındaydım. Baktığımda, kağıt öğütme makinesinden geçmiş bir yığın gazete kağıdı, üzerinde bir karton kutu ve içerisi de aynı şekilde öğütülmüş kağıtlarla doluydu. İçerisinde bomba olabilir miydi? Bomba değilse o zaman bu kişi bu kağıt yığınını neden metro istasyonundaki çöp kutusuna koydu? Ne yapmalıydım? Polis? 155? Telefon çekmiyor? İstasyonun güvenlik görevlisi? Gereksiz yere telaş mı olurdu? Yoksa bir kahraman mı olurdum? Aklımdan geçen tüm bu sorulardan sonra, o kişiyi takip etmeye karar verdim. Şüpheli hareketleri varsa güvenliğe haber verebilirdim.

Gözden kaybolmadan hızlıca yaklaştım. Tren gelmişti. Trene bindi. Binerken de saatine baktı. Ben de hemen arkasından bindim. Oturacak boş yer yoktu, ayakta beklemek için vagonlar arasındaki bağlantının olduğu boşluğa ilerledi, ben de hemen üç adım arkasındaydım.

Marmaray’daki şüphelinin çantasından çıkanlar yazısının devamı

Ortaçağda Endüstri Devrimi, Jean Gimpel, Kitap Özeti

Jean Gimpel’in Ortaçağda Endüstri Devrimi isimli kitabı, Ortacağ dönemini yeniliğe açık ve dinamik bir dönem olarak betimliyor. Kuşkusuz ki bu betimleme, Rönesans dönemi ve sonrasında “karanlık” olarak adlandırılan, Ortaçağ için yapılmış sıradan olmayan bir tasvir. Gimpel kitabında bu betimlemeyi yaparken savını birçok örnekle güçlendiriyor.

Su ve rüzgar gücünün kullanımı ile çarklı düzeneklerin ve değirmenlerin 9. yüzyılda yaygınlaşmaya başlamasıyla; Ortaçağ’da tahıl üretimi, yağ çıkarma, deri işleme ve kağıt çekme gibi alanlarda ilk makineleşme başlamış oldu. Dönemin kayıtlarına bakıldığında, İngiltere’de 11. yüzyılda her elli aileye bir değirmen düşüyordu. Yatırım aracı olarak da kullanılan değirmenlerin kira gelirleri oldukça tatmin ediciydi. Su değirmeni kullanımı Antikçağ’da da söz konusu olmuş fakat o dönemde Roma İmparatorluğu insan gücüne daha çok önem vermişti.

Kağıdı Çinliler ve Araplardan sonra kullanmaya başlayan Avrupalılar; kağıt üretimini el ve ayak gücüne mahkum etmemiş, makineyle üretmeye başlamıştır. İlk su gücüyle çalışan kağıt fabrikası 1238’de İspanya, Valencia’da kurulmuş. 1268’de İtalya, Pabrico’da 7 adet kağıt fabrikası olduğu biliniyor.

12. yüzyılda karada kurulan su değirmenlerinin yanında, akarsular üzerine kurulan bentler de yaygınlaşmaya başlamıştı. Dönemin raporları incelendiğinde, akarsular üzerine çapraz kurulan bentler ile verimin arttırılmasının amaçlandığını görebiliyoruz. Ayrıca, bentlerin karlılığı adli konuların da artmasına neden oluyordu. Daha fazla kar elde etmek isteyen işletmeler bent yüksekliğini arttırıyor, bu da değirmenlerin sular altında kalmasına neden oluyordu. Bu gibi nedenlerle açılan davalarda genellikle bent sahipleri haksız bulunsa da, kararın uygulanmaması sonucu değirmen işletmeleri iflas ediyordu. Ortaçağda Endüstri Devrimi, Jean Gimpel, Kitap Özeti yazısının devamı

Yirmi Yıl Sonra: Bosna Hersek’te Dayton Anlaşması, Kalıntılar ve Fırsatlar

Graduate Institute of International and Development Studies, Geneva‘da Anca Doina Cretu tarafından yazılan, “Twenty Years After: The Dayton Accords, Legacies and Opportunities in Bosnia and Herzegovinabaşlıklı makalenin Türkçe çevirisidir.

Bosna savaşının bitiminden 20 yıl sonra, bu yıl Bosna Hersek için iki acılı yıl dönümünü işaret ediyor: Srebrenitsa Katliamı ve Dayton Anlaşması. Temmuz 1995’te gerçekleşen Srebrenitsa katliamı ve askeri durumun Bosna Hersek’te artarak bozulmasından sonra NATO, Bosna Sırplarının askeri hedeflerini ve alt yapısını bombaladı. Birkaç ay sonra, Kasım 1995’te, ABD önderliğindeki müzakereciler ve arabulucular bölge liderlerinden, Ohio’nun Dayton kentinde hızlıca hazırladıkları anlaşmaya imza atmalarını istedi. Richard Holbrooke Amerikalı arabulucu olarak, kendi esaslarında, Dayton Barış Anlaşması’nın “altı günlük ateşkesi kalıcı barışa çevirmesini ve çok-ırklı bir devleti kazandırmasını” amaçladığını belirtti. Yirmi yıl sonra hala, bölünmenin kurumsal güçlendirilmesi açısından Dayton Barış Anlaşması, devlet ve barış inşasının kötü şöhretli kalıntılarını taşıyor. Bu makale, yöntemler saptamaya çalışırken savaş sonrası imzalanan, imzalanmasında yirmi yıl sonra uluslararası müdahaleciliğin kalıcı emaneti haline gelen, Dayton Barış Anlaşması’nın etkilerini vurguluyor. Ayrıca, Bosna Hersek’in bugününe göz atmayı ve Dayton siyasi çerçevesi bağlamında fırsatlar yakalayacak yöntemleri saptamayı amaçlıyor.

Bosna Savaşı

Bosna’daki savaş, Yugoslavya’da 1990’ların başlarında çoktandır şiddete dönüşen ortamda başladı. Saraybosna’daki katliamın başlamasından bile önce; Bosna’nın Güneydoğu ve Kuzey kısmı, Hırvatistan Bağımsızlık Savaşı’ndan etkileniyordu. Bosna bağımsızlığını ilan edince Nisan 1992’te savaşın şiddeti arttı ve 1995’e kadar Saraybosna kuşatılmaya devam etti. Hırvat güçleri, Hırvatistan’da Sırpların elindeki bölgeleri tekrar kontrol altına alınca ve ardından, Yirmi Yıl Sonra: Bosna Hersek’te Dayton Anlaşması, Kalıntılar ve Fırsatlar yazısının devamı

Yurt dışına çıkmak için pasaportunuzun olmasına gerek yok

Avrupa ülkeleri vatandaşları ile karşılaştırdığımızda, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yurt dışına çıkma oranı çok düşük. Bunun coğrafi, ekonomik ve siyasi nedenlerini sıralamak mümkün. Bana göre ise en önemli neden “mesafe.”

Mesafeyi sadece fiziksel uzaklık olarak düşünmeyin; kültürel ve dini farklılık, eğitim seviyesi, ortalama aylık gelir, dil vb. gibi konular da mesafenin içerisinde.

2012 yılına kadar, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının yurt dışına çıkabilmesi için öncelikle pasaport alması gerekirdi. Tek başına bu da yeterli olmaz, gideceği ülkeye göre değişmekle birlikte, o ülkeye giriş yapabilmek için ‘vize‘ alması gerekirdi. Bir de Türkiye’den çıkış yapabilmek için ‘yurt dışı çıkış harç pulu’nun olması gerekir. (Bu durum hala değişmedi.)

Yazıma başlamadan önce şöyle biraz araştırdım, pasaportun geçmişi milattan önce 450li yıllara kadar gidiyormuş. Modern anlamda pasaportun temelleri ise Milletler Cemiyeti‘nin 1920’de Paris’te yaptığı “Pasaport ve Gümrük Uygulamaları” konferansında atılmış. Yurt dışına çıkmak için pasaportunuzun olmasına gerek yok yazısının devamı