5 adımda 5 dakikada yurt dışına para göndermek ‘ücretsiz’

Öne çıkan

Son yıllarda gelişen teknoloji para transferini Dünya çapında hızlandırırken maliyetleri de neredeyse sıfırladı.

Bugün İngiltere’de EFT ile gönderilen paranın alıcı hesabına ulaşması 1 saniye dahi sürmüyor.

Fakat yurt dışına para göndermek hala o kadar kolay değil.

Bankalar aracılığıyla yapılan işlemler hem maliyetli, hem de paranın alıcıya ulaşması günler sürebiliyor.

Hatta ücretini ödeyip transferi yaparsınız, paranız karşı tarafa geçer, fakat oradaki banka alıcıdan yine komisyon alabilir.

Böyle bir sürprizle karşılaşmamak için, yurt dışı para transferini bankalardan çok daha ucuza hatta ‘ücretsiz‘ nasıl yapacağınızı anlatıyorum.

Adım 1: TransferWise’a kaydolun

TransferWise internet sitesinden ücretsiz kaydolun.

Gereken tek şey e-posta adresi. Dilerseniz Google ya da Facebook hesabı ile de tek tıkla üye olabilirsiniz. (İşlemleri Türkçe yapabilirsiniz.)

TransferWise yurtdışına para göndermek ucuz

Adım 2: Gönderilecek para miktarı

Hangi para biriminden nereye ne kadar para göndermek istediğinizi yazın. Davet bağlantısını kullanırsanız 500£’a kadar ücret ödemezsiniz. 

Screenshot 2019-08-06 11.42.27

https://transferwise.com/i/ilkerg5

Adım 3: Alıcının hesap bilgileri

Kendinize, bir başkasına, şirket veya derneğe para gönderebilirsiniz. Bunun için IBAN numarası yeterli.

Screenshot 2019-08-06 11.45.20

Adım 4: Gönderinizi onaylayın

IBAN numarasını girdikten sonra ödemenizi gözden geçirip onaylayın.

Siz ne kadar gönderiyorsunuz, alıcı ne kadar alacak ve kaç saat içinde ulaşacak tüm detayları görebilirsiniz. Ayrıca alıcı için açıklama da yazabilirsiniz.

Screenshot 2019-08-06 11.46.46Adım 5: Ödemenizi yapın

Alıcıya 3,103.86 TRY ulaşması için 500 Avro gönderiyi nasıl yapacağınızı seçin.

En hızlı yöntem banka veya kredi kartı numaranızı girerek gönderi yapmak. Diğer seçeneklerden biri de TransferWise’a banka transferi yapmak.

Yani siz TransferWise’ın Avrupa’daki hesabına 500 Avro gönderiyorsunuz, onlar da 3,103.86 TRY’yi Türkiye’deki alıcıya gönderiyor.

Screenshot 2019-08-06 11.47.15

Türkiye’den yurt dışına gönderilerde henüz banka veya kredi kartı seçeneği yok, o nedenle sadece banka transferi yöntemi kullanılıyor.

Eğer 1000£ üstü gönderi yapmak isterseniz kimlik doğrulaması yapmanız gerekebilir.

“5 adımda 5 dakikada yurt dışına para göndermek ‘ücretsiz’” yazısını okumaya devam et

5 adımda 5 dakikada İngiltere’de banka hesabı açmak

Öne çıkan

İngiltere’de en çok yapılan bankacılık işlemlerinden biri hesap açmaktır. Genellikle günler hatta haftalar sürer.

Fakat dijital bankacılık ile bu işlemler artık 5 dakika içerisinde tamamlanabiliyor. Kimlik doğrulaması mobil telefon üzerinden online gerçekleşiyor.

Bugün İngiltere’de devlet tarafından resmi statü verilen, hesabınızın 85,000£’a kadar güvence altında olduğu, geleneksel bankalardan hukuki olarak hiçbir farkı olmayan dijital bankalardan biri de Monzo‘dur.

Detaylar aşağıda…

Adım 1: Banka hesabı açılış işlemine başlayın

Bu bağlantıyı kullanarak üyelik işlemine başlayın. İsminizi ve e-posta adresinizi girin.

Kimlik doğrulaması yapmak ve hesabınızı kullanmak için mobil uygulamayı indirmeniz gerekiyor. Monzo Bank bunun için size bir e-posta gönderecek.

Alternatif olarak Apple Store veya Google Play üzerinden de indirebilirsiniz.

Adım 2: Kişisel bilgilerinizi girin

Uygulama üzerinden e-posta adresi, isim, doğum tarihi ve cep numarası bilgilerinizi girin.

Monzo Bank kartınızın teslimatı için İngiltere’de bir adres girmeniz gerekiyor. Bu arkadaşınızın adresi de olabilir. “5 adımda 5 dakikada İngiltere’de banka hesabı açmak” yazısını okumaya devam et

Hobi olarak çektiğiniz fotoğraflardan para kazanın!

Öne çıkan

Öyle çok para değil… Fakat işi ciddiye alırsanız düzenli bir gelir kaynağı sağlayabilirsiniz.

Bir gün iş çıkışı metrobüste seyahat ederken Faruk bahsetmişti. “Çektiğin fotoğrafı siteye yüklüyorsun, ihtiyacı olan bir kurum, ajans veya kişi kullanım hakkını ödeyerek siteden indirebiliyor.”

Shutterstock stok görsel sitesini bu şekilde özetlemişti. Konuşmamızdan birkaç hafta sonra da Shutterstock‘a üye oldum.

Peki stok görseli nedir? Kitaplar, dergiler, haberler, web siteleri, broşürler, ambalajlar, basılı ve internet reklamları ve çok sayıda özel uygulamada kullanılabilen hazır görsellerdir. Mevcut bir görseli kullanmak, görseli satın alana zaman kazandırdığı ve özel bir fotoğraf çekiminin masrafından kurtardığı için tercih edilmektedir. “Hobi olarak çektiğiniz fotoğraflardan para kazanın!” yazısını okumaya devam et

KALLOCAIN-“1984”ün kadın eli değmiş hali!

Blog yazma fikrimin hayata geçmesinde bu kitabın önemli bir rolü vardır. Ama kitaba ne kadar değer verdiysem, herhalde hakkını veremem düşüncesiyle yazısını yazmak da o kadar zorlaştı gözümde. Birkaç yazma girişimim haftalardır açık Word sekmesi olarak ana ekranımda kendine daimî bir yer yapmaya başlamıştı ki, “a good blog post is a done blog post”* (mottonun orijinalinde “blog post” değil “dissertation”dır) diyerek tekrar başına oturuyorum.

Kitap elime nasıl geçti?

Bilen bilir, bilmeyen de şimdi öğrenir; kaliteli şeyler okumak/izlemek noktasında on küsur yıldır harika bir kaynağa sahibim. İngiltere dönüşü dost muhabbetine ve kitap okumaya pek hasretim. Bu iki hasreti giderebilmek için kendisiyle âdetimiz üzere Üsküdar’da buluşuyoruz, çaylarımızı yudumluyoruz, tatlıyı pek tabii bölüşüyoruz. İşte bu sırada çantasından Kallocain’i çıkarıyor, master sonrası okuyacağım ilk kitap böylece belli oluyor.

Kimin ne tarz alışkanlıkları/takıntıları vardır bilmem, eminim çeşit çeşittir. Merve’ninki; izlediği filmlerde kareye giren bir kitap varsa muhakkak kitabın ismi ve yazarını not almak ve sonrasında onu araştırmak! Yine bir gün İsveç filmi izlerken karakterlerden birinin elinde bu kitabı görüyor ve Karin Boye’un Kallocain’ini böylece keşfediyor. Sonra bu kitabın Türkçe çevirisini arıyor ama çevirisinin yapılmadığını fark ediyor. Burada mesleki dürtü devreye giriyor. Editör olarak çalıştığı yayınevine kitaptan bahsediyor ve sonunda kitap basılıyor. Merve kitabı poker face bir suratla kısaca “Bir İsveç distopyası, ilgini çekeceğini düşündüm,” diyerek uzatıyor bana. Bunu, bende kitaba dair herhangi bir kanı oluşturmamak için yaptığını biliyorum.

Ve ilk fırsatta kitabı okumaya başlıyorum.

Peki Kallocain neden bu yazıya konu oldu?

Sayfalar ilerledikçe kitapta çizilen dünya 1984’ü daha fazla andırıyor. İçimden “aynı türde yazılıyor sonuçta, genel benzerlikler olabilir” diye açıklamalar yaparak okumaya devam etmeye çalışırken yeni bir benzerliğin daha karşıma çıkması artık “1984’ü okuyup da mı yazdın be kadın?!!” dedirtiyor. Dayanamayıp okumaya ara veriyorum, kitapların yayın tarihlerine bakmak için ve asıl şoku yaşıyorum. Karin Boye’un Kallocain’i 1940 yılında yani George Orwell’in 1984’ü yazmasından tam dokuz sene önce yayımlanmış! Bu demek oluyor ki bir esinlenme varsa o da ortamlarda “Abiğğ çok iyi yaa” diye gözü kapalı önerilen, Tabu’da distopya çıksa yasaklı kelimelerde ilk başta yerini alacak olan işte o kitabın yazarı Orwell’e ait demek oluyor.

Bu yazının yazılma amacı, “Gerçekten George Orwell, Kallocain’i okumuş mu?” gibi bir edebiyat dedikodusu döndürmek değil pek tabii. Yıllar önce 1984’ü okurken içime çöken karanlığı Kallocain’i okurken tekrar hissettim. Bu yazı Kallocain’in 1984’ten farkına odaklanıyor.

Kallocain’de nasıl bir dünya kurulmuş?

Kitapta “Düzen” olarak adlandırılan totaliter bir rejim görüyoruz. Bu yapı sürekli bir seferberlik halinde, bu sebeple Düzen, yerin altında sığınaklar şeklinde dizayn edilmiş. Toplantı salonları, konutlar, çalışma alanları hepsi yerin altında. Sürekli dış düşmanlardan bir saldırı tehdidi olduğu için yeryüzüne ancak izinle kısa süreler için çıkılabiliyor. Bu seferberlik halinin bir diğer çıktısını ise asker-vatandaş eşleşmesi olarak görüyoruz. Her vatandaş kendi mesleğinin yanında düzenli askerî eğitimler alıyor. Üstelik sadece yetişkinler değil, çocuklar da okul çağına geldikleri zaman ailelerinden ayrılarak gençlik kamplarında kalmaya başlıyorlar. Bu kamplarda oyuncak patlayıcılar içeren askerî strateji geliştirmeye yönelik oyunlar oynatılıyor.

Ana karakterimiz Silahdaş Leo, bir kimyager ve Düzen’e hizmet edeceğine inandığı, “Kallocain” adını verdiği bir ilaç keşfediyor. İlaç, insanların kendilerinin bile farkında olmadığı düşüncelerini bilinçlerini kaybetmeden rahatlatıcı bir sakinlik altında dile getirme “fırsat”ı veriyor. Yazar ilacın icadıyla bize totaliter bir düzen içinde mahremiyetin sınırlarını sorgulatıyor:

Bireyin duygu ve düşüncelerinin mülkiyeti kime ait? Bireye mi yoksa Düzen’e mi? Peki bireyler Düzen’in devamını sağlamak için varsa bireye ait şeyler gerçekten kişiye özel olabilir mi?

Kitap boyunca Kallocain’in etkisi Leo’nun özel hayatında ve iş hayatında olmak üzere iki kanaldan inceleniyor. Özel hayatında karısı ile ilişkisi irdelenirken, iş hayatında Kallocain’i test ettiği deneklerin iç dünyalarına konuk oluyoruz.

“KALLOCAIN-“1984”ün kadın eli değmiş hali!” yazısını okumaya devam et

Kimler G20 Zirvesine katılabilir? 1 Şubat son başvuru tarihi

Yirmilik Grup anlamına gelen “Group of Twenty (G20)” gelişmiş ekonomilerle gelişmekte olan ülkeleri bir araya getirerek dünyanın ekonomik sorunlarına daha kalıcı çözümler üretmeye çalışan uluslararası bir forum.

1999 yılında, dönemin G7 maliye bakanları ve merkez bankası başkanlarının kararıyla kurulan ve kurulduğu yıllarda sadece bakanların toplandığı bir zirve olsa da, 2008’deki dünya krizi sonrasında bu toplantılara en üst düzeyde katılım yapılmaya başlandı.

Bu tarihten itibaren her yıl dünyanın en büyük devletlerinin liderleri toplanarak, dünya ekonomisinin yanında, ticareti ve gelişimini de şekillendiriyor.

G20 ülkelerinin sahip olduğu etki

Dünya nüfusunun %66’sını oluşturan G20 ülkeleri, ekonomik üretiminin %85’ini, uluslararası ticaretin %75’ini ve uluslararası yatırımların %80’ini oluşturuyor.

Screen Shot 2020-01-22 at 21.35.08

G20 açılım grupları

G20 Zirvesi devlet liderlerini ve merkez bankası başkanlarını buluştururken, resmi alt açılım gruplarında da ilgili temalarda tartışmalar yapılıyor. Sonuç bildirisine eklenen öneriler G20 Zirvesi’nde devlet başkanlarına sunuluyor.

Resmi alt açılım grupları:

  1. Business 20 (B20)
  2. Civil 20 (C20)
  3. Labor 20 (L20)
  4. Science 20 (S20)
  5. Think 20 (T20)
  6. Women 20 (W20)
  7. Urban 20 (U20)
  8. Youth 20 (Y20)

Gençlik-20 (Y20) Zirveleri

G20 Zirvelerinden önce, ülkelerini temsilen toplanan genç profesyoneller Y20 Zirvelerinde gençliği ilgilendiren küresel sorunlara çözüm önerileri getiriyor.

Uzun soluklu gerçekleşen online ve yüz yüze toplantıların ardından hazırlanan sonuç bildirisi G20 liderleri tarafından değerlendiriliyor.

Bu yıl Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da gerçekleşecek Y20 Zirvesi’nin temaları şöyle;

  1. Geleceğe Uyum: Geleceğin zorluklarına ayak uydurmaya ve bu zorlukların üstesinden gelmeye hazırlanmak.
    a. Gelecek Beceriler
    b. İşin Geleceği
    c. Girişimcilik
  2. Gençliğin Güçlendirilmesi: Çevik, dinamik, değişen dünyanın liderleri.
    a. Kapsayıcı karar verme
    b. Liderlik Gelişimi
  3. Küresel Vatandaşlar: Proaktif, kültürel olarak hassas problem çözücüler.
    a. Çok kültürlülük
    b. Sürdürülebilir Kalkınma

Screenshot-2020-01-22-20.17.07-1

Y20 Türkiye Delegasyonu

Her bir açılım grubunun faaliyetleri ve katılım şartları bir birinden farklı. 10-18 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek Y20 Zirvesi’ne başvuruları ise online gerçekleşiyor.

Y20 Zirvesi katılım işlemleri Türkiye’yi Y20 nezdinde temsil eden, benim de 3 yıldır yönetiminde yer aldığım, Youth Commission for Diplomacy and Collaboration YCDC (resmi adıyla Diplomasi ve İşbirliği Gençlik Derneği) tarafından yürütülüyor.

Türkiye Delegasyonunda yer almak için 1 Şubat tarihine kadar başvuru yapabilirsiniz. “Kimler G20 Zirvesine katılabilir? 1 Şubat son başvuru tarihi” yazısını okumaya devam et

Yaşamın bir anlamı var mı?

‘Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu’ filmi ve Viktor Frankl’nin ‘İnsanın Anlam Arayışı’ kitabı üzerine

Geçtiğimiz yaz tezimi yazdığım sıralarda izlediğim fragmanıyla ülkeye dönünce yapılacaklar listeme bu filme gitmeyi de ekledim. Kaliteli bir iş olduğu belliydi, arada kendimi vizyona girmesine kaç gün kaldığını hesaplarken buluyordum. Nihayet sinemalarda gösterime girdiğindeyse -artık ulaşılabilir olmasının etkisiyle- aldı beni bir rehavet.

Bir hafta kadar gecikmeli gitsem de on gün içinde üç kez sinemada izleyerek yapımcıların gönlünü almışımdır umarım. Kendim gitmekle de yetinmedim. Aile üyelerini -en son 13 yıl önce sinemaya giden babam dahil- her türlü cebir ve hile kullanarak, direnç seviyelerine göre farklı zamanlarda ikna ederek bu filme götürdüm.

Aşağıda bahsedeceklerim herkeste aynı etkiyi yapar mı bilmiyorum -aslında biliyorum, üç farklı salon gözlemimden çıkardığım kadarıyla yapmadı, ilk izlediğim salonda cast akıp ışıklar açılana kadar kimse salonu terk edemedi, bir diğerinde yarıda çıkanlar oldu-. Ama bu filmin yeri bende çok ayrı. 

Aslında halter dahil birçok spor dalına genel yaklaşımım ‘Buna ne gerek var şimdi?’ idi. Televizyonda olimpiyatları izlerken genelde şöyle iç konuşmalar gerçekleştirirdim: ‘E o kadar ağırlık kaldırdın da n’oldu?’ ‘O gülleyi attın/o kadar uzağa-yükseğe zıpladın da başın göğe mi erdi?’.

Diğer taraftan, Naim Süleymanoğlu’nun aktif spor hayatına şahit olmaya yaşım tutmuyor, ancak büyüklerimden efsane olarak ismini duymuşluğum vardı. E o halde neden fragmanı bile beni bu kadar heyecanlandırdı ve filme de büyük beklentiyle gitmeme rağmen beni hayal kırıklığına uğratmadı?

Bunlardan biri şahsi olmak üzere birkaç sebebi var. Öncelikle dönemin siyasi konjonktürü ve Naim Süleymanoğlu’nun hayatı birbirlerinden ayrı anlatılamayacak iki dinamik. Bu noktada siyasetin bireyin yaşamına etkisi ve bireyin siyasete müdahalesi çok güzel bir denge tutturularak aktarılmış.

Efsane haltercinin başarılarını biliyoruz da çocukluğu ve Türkiye’ye iltica etmeden önceki hayatının nasıl aktarılacağı kilit öneme sahipti. Film oldubittiye getirmeden ilk yarıyı tamamen bu zamana ayırmış.

Naim’in çocukluğu ve gençliği süresince Bulgaristan’ın komünist parti yönetiminin insan haklarını çiğneyecek boyutlara varan sıkı kurallarla ulus devlet inşa sürecini görüyoruz. Siyaset bilimi okuyanlar ya da bu alana ilgi duyanlar bu sürecinin ne kadar sancılı olduğunu ve bunun birçok ülkede -maalesef- görüldüğünü bilir. 

İşte tarihte tekerrür eden ve çok acılara sebep olan bu süreç bu filmde Bulgaristan özelinde anlatılmış. Bulgaristan’da yaşayan Türklerin varlığı resmi söylemde yok sayılıyor, kendilerinden ‘Bulgar Müslümanlar’ diye bahsediliyor. İsimleri ‘kendi rızalarıyla’ değiştirilmeye zorlanıyor, ölülerde bu uygulamadan nasibini alıyor, mezar taşlarında dahi isim değiştirme işlemi gerçekleştiriliyor. 

Türkçe konuşmak yasak, camiler kapatılıyor, Türklerin yaşadığı Kırcaali bölgesinden çıkmak izinle ve çıkış neredeyse imkansız. Bu yasaklara baş kaldıranlar Belene Kampına gönderiliyor. Hapishaneler siyasi mahkum kaynıyor. 

“Yaşamın bir anlamı var mı?” yazısını okumaya devam et

Mutluluk Nedir? Nerede Başlar?

Daniel Gilbert’ın ‘Mutluluk beyinde başlar’ kitabı üzerine

Kitabı okurken son sayfalara kadar beğenip beğenmeme konusunda kararsızdım hatta arka kapağında yazan yorumlara bakıp içten içe abartıldığı ya da popüler tabirle ‘overrated’ olduğunu, o an biri tavsiye edip etmediğimi sorsa beynin nasıl çalıştığını öğrenmek istersen oku ama mutlulukla ilgili bir beklentin varsa başka kitaplara bakabilirsin derdim. 

Hatta acaba kitap satsın diye çevirisinde bilinçli olarak mı mutluluk kelimesini kullanmışlar diye orijinal adına da bakmıştım. Kitabın orijinal ismi ‘Stumbling on Happiness’ (Mutlulukta Tökezlemek) imiş. Yani biraz yorum olsa da mutluluk kelimesi orada duruyormuş.

Peki fikrim nasıl değişti de bu yazıyı yazdım? 

Öncelikle kitap bu on kuralı uygulayın ve hayatınız değişsin iddiasına sahip kişisel gelişim kitaplarının aksine Harvard’lı bir akademisyen tarafından yazılmış bir psikoloji kitabı.

İlk bakışta kişisel gelişim kitabına benzetilmesinin iki nedeni; mutluluk kelimesinin geçtiği ve bununla ilgili bir yargı bildiren iddialı bir isme sahip olması ve yazarının akademik üsluptan fersah fersah uzak eğlenceli anlatımı. -Belki kültür farklılığı sebebiyle espri anlayışlarımız çok tutmasa ve soğukkanlılıkla evet burada bir espri yapıldı diyerek sakince okumaya devam etsem de- içerik bakımından bu kadar komplike bir konuyu bu kadar anlaşılır ve akıcı bir şekilde anlatabilmesi takdire şayan. 

Muhakkak kitap benim bahsedeceklerimden çok daha fazlası notunu düşerek sözü çok uzatmadan kitabın derdinden ve benim hisseme ne düştüğünden bahsedeyim. 

Beynimizdeki alın lobu -sağ olsun-, geleceği düşünmeden yapamıyormuşuz. Yani meditasyonlarla yapmaya çalışılan, bir türlü tamamen başarılamayan ‘anda kalmak, şimdiyi yaşamak, nasıl kalp atışımızı irademizle durduramıyorsak aynı şekilde harıl harıl çalışan alın lobumuzu durduramayacağımız için biyolojik olarak çok da mümkün değilmiş. Sonuç olarak, geleceğimizi düşünmeden yapamıyoruz. Geleceği tahmin etmeye, kendimizi ona hazırlamaya ve böylece mutluluğu yakalamaya- ya da korumaya- çalışıyoruz.

“Mutluluk Nedir? Nerede Başlar?” yazısını okumaya devam et

Türkiye’de kimler Wikipedia’ya girebiliyor, Booking.com’da rezervasyon yapıyor, PayPal kullanıyor?

Türkiye’de Wikipedia, Booking.com ve PayPal gibi yasaklı sitelere ve uygulamalara erişmek için farklı yöntemler tercih ediliyor.

Fakat benim burada bahsetmek istediğim Türkiye’deki yasaklı sitelere nasıl girebileceğiniz değil, kimlerin hiçbir çaba sarf etmeden Wikipedia.com‘a girdiği, Booking.com‘dan rezervasyon yaptığı ve PayPal‘i kullanabildiğidir. 

PayPal‘in Türkiye’deki faaliyet lisansı iptal edildi ve şirket operasyonlarını 6 Haziran 2016’da durdurdu.

Booking.com haksız rekabete yol açtığı ve vergi ödemediği gerekçesi ile dava edildi ve 2017 yılında Türkiye’deki faaliyetleri kısıtlandı. Türkiye’den giriş yapıp yurt dışındaki otellerde rezervasyon yapabiliyorsunuz ama Türkiye’deki otelleri göremiyorsunuz. Fakat siteye yurt dışından giriş yaparsanız Türkiye’deki otellerde rezervasyon yapmanız hala mümkün.

Wikipedia.org‘a erişim 2017 yılından beri tamamen engelli. Fakat Wikipedia’ya wikizeroo.org alan adı ile erişilebiliyor ya da girmek istediğiniz sayfada “wikipedi.org”un önüne rakamla sıfır “0” yazarsanız sayfanız açılıyor.

(https://tr.0wikipedia.org/wiki/Istanbul gibi)

Yasaklı sitelere hiçbir ekstra çaba sarf etmeden girebilenler

Evet doğru. Bu kişiler ne VPN kullanıyor, ne de IP değiştirmeleri gerekiyor! Tek yaptıkları şey Türkiye’de kablosuz ağlara bağlanmadan telefonlarındaki mobil veriyi kullanmak.

Bu ayrıcalıktan faydalananlar yurt dışında kullandıkları sim kart ile Türkiye’ye gelen kişilerdir. Bunlar yabancı turistler olabilir, tatile gelen gurbetçiler veya bilinçli olarak yabancı ülke sim kartı kullanmayı tercih edenler olabilir.

Ben ise bu özelliği kendim yeni fark ettim. İngiltere’de kullandığım servis sağlayıcısı Vodafone, paketimi aynı şekilde Türkiye’de de kullanmama izin veriyor.

Gelmeden önce araştırdım, Türkiye’de bulunacağım 1 yıllık süre içerisinde eve internet bağlatıp, telefonum için mobil internet paketi satın almak daha maliyetli çıktı.

Ben de ayda 10£ (~75TL) vererek kullandığım, İngiltere ve Türkiye numaralarıyla sınırsız konuşma, sınırsız SMS ve sınırsız mobil internet paketimi kullanmaya devam ettim.

Eve kablosuz internet bağlatmak yerine, bulunduğum yerde telefonumun hotspot (mobil internet paylaşımı) özelliğini açıyorum, evdeki bilgisayarları da şimdi o şekilde internete bağlıyorum.

İngiltere sim kartının Türkiye’de Londra IP’si alması

Hattımı Türkiye’de kullanırken telefonumda görünen ibare “Vodafone TR” fakat IP adresimin kaynağı Londra olarak gözüküyor.

Bilgisayarımın da IP adresi aynı şekilde İngiltere olarak gözüküyor. Mesela bu yazıyı İstanbul’da yazarken iplocation.com internet sitesinden kontrol ettiğimde aşağıdaki sonuç ortaya çıkıyor.

Durum böyle olunca, booking.comdaki aramalarda Türkiye’deki oteller de görünüyor ve rezervasyon yapılabiliyor.

“Türkiye’de kimler Wikipedia’ya girebiliyor, Booking.com’da rezervasyon yapıyor, PayPal kullanıyor?” yazısını okumaya devam et

İngilizler neden sol elle yemek yemezler?

İngilizler sofrada sol elleriyle yemek yemezler, çünkü şeytanın onu kontrol ettiğini düşünürler.

Tabaklarında tek bir pirinç tanesi bırakmazlar, yemek bitmeden sofradan kalkmazlar, konuşmak için izin isterler…

Bunlar 16. yüzyıl İngiltere’sinin sofra kuralları. Günümüz Türkiye’sine ne kadar da benziyor! Yoksa anne-babalarımızın Türkiye’sine mi demeli?

Geçtiğimiz hafta William Shakespeare‘in doğduğu kasaba Stratford-Upon-Avon’da annesi Mary Arden Çiftliğini ziyaret ettik.

Shakespeare’in yaşadığı dönem İngiltere’de Tudor hanedanı iktidarda. 1485-1603 arasındaki o yıllara da Tudor dönemi deniyor.


Çiftlikte her gün saat 13.00’da bir Tudor yemeği canlandırması oluyor. Gösterinin adı “Tudor dinner.”

Çiftlik 17.00’dan sonra kapalı olduğu için akşam yemeğini öğlene çekmişler diye düşünüyorduk, fakat öyle değilmiş.

16. yüzyılda henüz öğle yemeği (“lunch”) kavramı yokmuş, çünkü günde tek öğün yemek yeniliyor, o da günün ortasında oluyormuş, ismi de “dinner.”

Neyse, saat yaklaşınca eve girdik mutfağı bulduk. Ne görelim! Evin 16. yüzyıldan kalma mutfağında 16. yüzyıl yemekleri yapılıyor. Gerçekten yapıyorlar…

Buraya gelmeden önce, sofrada hazır yemekler olacak ve 16. yüzyıl kostümleriyle yemek yiyormuş gibi yapacaklarını düşünüyorduk.

Pek öyle olmadı. Yemek salonuna geçtik. 16. yüzyıldan kalma sofrada 16. yüzyıldan kıyafetlerle yemek yemeye başladılar. Gerçekten yediler…

Sebzeli çorba, lahana haşlama, üzerine de ahududulu tart yediler, biz de 40 dakika boyunca seyrettik. 🙂 “İngilizler neden sol elle yemek yemezler?” yazısını okumaya devam et