Amerikan Doları en ucuza nereden alınır?

Döviz ve altın satın alım işlemlerinde uygulanan vergi oranı %0,2’den %1’e yükseltildikten sonra pek çok kişinin cevabını merak ettiği soru “Amerikan Doları en ucuza nereden alınır?” oldu.

Yurt dışında banka hesabı nasıl açılır blog yazımın günlük okunma sayısı da 3 kat arttı.

Gerçek dolar kuru

Yazıyı yazdığım anda gerçek zamanlı Amerikan Doları / Türk Lirası kuru, yani Google’a dolar yazdığınızda veya investing.com‘da gördüğünüz kur 6,77‘dir.

Yatırım amaçlı 1.000 Amerikan doları almak isteyelim. Gerçek döviz kuru üzerinden satın almak neredeyse imkansız.

Şimdi bu işlemi online bankacılık üzerinden gerçekleştirdiğimizi düşünelim.

Bazı bankaların anlık dolar satış kurları şöyle:

Kambiyo vergisi (%1) uygulandığında 1.000 Amerikan doları satın almak için ödemeniz gereken yaklaşık Türk Lirası ise şöyle oluyor:

  • VakıfBank: 6.888 TL
  • Ziraat Bankası: 6.879 TL
  • Türkiye Ekonomi Bankası: 6.870 TL
  • Garanti Bankası: 6.864 TL

Yani gerçekte 1 Amerikan Dolarının 6,77 Türk Lirası olduğu bir ortamda, bir doları bankalar üzerinden 6,87 TL ile alabiliyoruz.

Döviz alımında alternatif ucuz yöntemler

Döviz bürosu, banka gibi geleneksel döviz satın alım yerlerinin yanında bu işlemi daha ucuzu (hatta ücretsiz) yapabileceğiniz yerler de var.

Bu yöntemler ikamet ettiğiniz ülkeye göre değişebiliyor.

Örneğin Türkiye’de değil de ABD, İngiltere veya herhangi bir AB ülkesinde ikamet ediyorsanız Revolut uygulaması ile ücretsiz/komisyonsuz gerçek zamanlı kur üzerinden döviz satın alımı yapabilirsiniz.

Yani şuan 6.777 Türk Lirası ile 1.000 Amerikan Doları alabilirsiniz.

Türkiye’de ikamet ediyorsanız yatırım amaçlı döviz satın alımını ucuza yapmak için iki farklı yöntem var.

Bunlardan biri TransferWise, uluslararası para transferi gerçekleştirmek için kullanılan Londra merkezli güvenilir bir para gönderim platformu.

Diğeri ise BtcTurk, 2013 yılında kurulan Türkiye’nin ilk kriptopara alım satım platformu.

“Amerikan Doları en ucuza nereden alınır?” yazısını okumaya devam et

Türkiye’deki girişimleri 60.000 kat hızla büyütecek formül

Öne çıkan

Yemeksepeti‘nin 2015’te 589 milyon dolara satılması, geçtiğimiz ay Getir‘in 38 milyon dolar yatırım alması ve dijital dönüşüm hamlesi

Ülkemizdeki dijital girişimlerin sayısını arttırmak ve Türkiye’yi bölgenin Silikon Vadisi haline getirmek için neler yapılabilir burada onu yazacağım.

Türkiye girişimci dostu ülkeler listesinde 46. sırada

Hayatımızı kolaylaştıran dijital girişimlerin ve mobil uygulamaların başarılarını son yıllarda fazlasıyla duymaya başladık.

Fakat girişimcilere sağlanan devlet destekleri ve teşvikleri ciddi şekilde artsa da, Türkiye girişimci dostu ülkeler listesinde 46 sırada yer alıyor.

Girişimciler yatırım almak ve iş kurmak için en başta Amerika Birleşik Devletleri’ni, İngiltere’yi ve İsrail’i tercih ediyor.

“Türkiye’de de pek çok destek programı var”

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, TÜBİTAK, ticaret ve sanayi odalar, melek yatırımcı ağları, bankalar, üniversiteler… kısacası Türkiye’de girişimcilere destek sağlayan pek çok kurum ve program var.

Girişimciler bu kurumlara başvurarak veya kendi melek yatırımcısını bularak iş fikrini hayata geçirebiliyor, girişimini büyütebiliyor.

Her ne kadar kaynaklar çeşitli olsa da, burada girişimciliği sınırlandıran en önemli nokta destek programlarının ve yatırımcıların sayısının sınırlı olması.

Yani Türkiye’de bir yıl içinde destek alabilecek maksimum girişim sayısı ve yatırım miktarı aşağı yukarı belli.

Diğer bir deyişle, girişimlere aktarılmak üzere her yıl belli miktarda para ayrılıyor ve girişimciler bunu almak için rekabet ediyor.

kitlesel fonlama

Yatırım ve yatırımcı sınırını kaldırsak!

Girişimcilerin alabileceği yatırım miktarında sınır olmasa ve yatırımcı sayısını birkaç binlerden 60 milyona, hatta yarım milyara çıkarsak…

Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre bireysel katılım sermayesi sistemine dahil olan lisanslı melek yatırımcı sayısı 476. Türkiye’deki melek yatırımcı ağları sayısı ise yaklaşık 20.

Lisanslı yatırımcı olmak, yani yaptığınız yatırım üzerinden vergi muafiyeti alabilmeniz için, öyle şartlar var ki sisteme dahil olabilmek çok zor.

  • Yüksek Gelir veya Servet Kriteri var, yıllık gayrisafi gelirinizin 200.000 lira olması; kişisel servetinizin toplam değeri ise 1.000.000 lira ve üzerinde olması gerekiyor.
  • Tecrübe Kriteri var, finans sektöründe üst bir pozisyonda en az iki yıl iş tecrübesine; veya yıllık cirosu en az 25.000.000 lira olan bir şirkette genel müdür yardımcısı veya dengi bir pozisyonda ya da daha üst bir pozisyonda çalışmak; veya … diye uzuyor.

Eğer bu grupta yer almıyorsanız Türkiye’de yapabileceğiniz yatırımlar sınırlı.

Paranızı vadeli mevduat hesabında değerlendirebilirsiniz, ki ekonomiye katkısı tartışmalı. Borsa, tahvil, bono gibi araçları kullanabilirsiniz ki yaklaşık 4 milyon kişi parasını bu şekilde değerlendiriyor.

Bu demek oluyor ki, düşük ve orta gelir seviyesindeki kişiler girişimcilik ekosistemine yatırımcı olarak dahil olamıyor; ülkenin ekonomisine doğrudan katkı sağlayamadığı gibi, büyümeden de doğrudan pay alamıyor.

Yani bu mevcut sistem Türkiye’nin büyümesini, dijital dönüşümünü küçük bir grubun omuzlarına yük yapıyor. O grup ne kadar yatırım yaparsa girişimlerin önü o kadar açık, dolayısıyla Türkiye’nin de…

Ve Türkiye’nin büyümesi yavaşlıyor.

Durum böyle olunca, Türkiye’nin ekonomik büyümesi devlete, devlet kurumlarına ve büyük işletmelerin kaderine bırakılıyor.

Ama artık kamuda istihdam pozisyonları açmak, yeni fabrikalar kurmak, tarıma yönelmek nüfusu hızla artan ekonomilerde sürdürülebilir çözümler sunmuyor.

Türkiye’de de hızla artan bir genç nüfus varken, istihdam olanaklarının aynı ölçüde büyümediği bir gerçek.

Bunun yanında, milyonlarca genç iş fikirlerini hayata geçirmek, kendi işini kurmak, serbest çalışmak yerine devlet ve özel sektörün açtığı sınırlı sayıdaki pozisyonlara yığılıyor. “Türkiye’deki girişimleri 60.000 kat hızla büyütecek formül” yazısını okumaya devam et

Shutterstock’ta en çok kazandıran fotoğraflar

Stok görsel sitesi Shutterstock‘a üye olup, hobi olarak çektiğim fotoğrafları yüklemeye başlayalı yaklaşık 2,5 yıl oldu.

Şimdiye kadar Türkiye ve İngiltere’den yaklaşık 200 fotoğraf yükledim. Bu fotoğraflar toplamda 66 kez indirildiler ve kazancım 26,83$ oldu.

Benim durumum stok fotoğrafçılığını profesyonel olarak yapmak isteyenler için iyi bir örnek değil zira ben sadece boş zamanlarımda hobi olarak fotoğraf yükledim.

Fakat stok fotoğrafçılığından nasıl daha iyi para kazanılabilir bundan bahsedebilirim.

Screenshot 2020-02-25 15.34.47

En çok kazandıran fotoğraflarım

En çok indirilen fotoğrafım Bursa Koza Han’da çektiğim şu fotoğraf oldu. Ekim 2017’de yüklediğim fotoğraf 36 kez indirildi ve toplam 9,35$ gelir getirdi.

stock-photo-bursa-turkey-august-koza-han-bazaar-in-bursa-in-turkey-koza-han-was-built-in-733621537

Yaptığım aramalarda gördüm ki bu fotoğrafı turizm şirketleri kendi sitelerindeki içeriklerde kullanmış.

Türk bayraklarının uyumu bence fotoğrafı ön plana çıkaran en önemli unsur olmuş. —Sağ köşede dükkanın önünde duran babam da etki etmiş olabilir pek tabi. (:

Bu Bursa fotoğrafından sonra en çok indirilen fotoğraflar 3 kez indirilmiş. Onlar da şöyle:

Çok kazanmak isteyenlere tavsiyeler

1. Kimsenin gitmediği yerlerde fotoğraf çekin

Antarktika, Grönland, Amazonlar filan gelmesin aklınıza. Kastettiğim şey insanların gittiği ama nadir fotoğraflanan yerler. Tabi diğer bir konu da o fotoğrafa ne kadar talebin olduğu.

Fotoğrafını çektiğiniz yer çok turistik bir yer olur, çok talep vardır ama çok da fotoğrafını çeken vardır. Mesela Ayasofya, mesela Topkapı Sarayı. Bu kez de rekabet fazladır. Fotoğrafınızın ön plana çıkması zor.

2. Trendleri takip edin

Shutterstock Blog’u düzenli takip edin. Orada her ay hangi konuların daha çok talep edildiği paylaşılıyor. Çekimlerinizi ona göre yapabilirsiniz. “Shutterstock’ta en çok kazandıran fotoğraflar” yazısını okumaya devam et

KALLOCAIN-“1984”ün kadın eli değmiş hali!

Blog yazma fikrimin hayata geçmesinde bu kitabın önemli bir rolü vardır. Ama kitaba ne kadar değer verdiysem, herhalde hakkını veremem düşüncesiyle yazısını yazmak da o kadar zorlaştı gözümde. Birkaç yazma girişimim haftalardır açık Word sekmesi olarak ana ekranımda kendine daimî bir yer yapmaya başlamıştı ki, “a good blog post is a done blog post”* (mottonun orijinalinde “blog post” değil “dissertation”dır) diyerek tekrar başına oturuyorum.

Kitap elime nasıl geçti?

Bilen bilir, bilmeyen de şimdi öğrenir; kaliteli şeyler okumak/izlemek noktasında on küsur yıldır harika bir kaynağa sahibim. İngiltere dönüşü dost muhabbetine ve kitap okumaya pek hasretim. Bu iki hasreti giderebilmek için kendisiyle âdetimiz üzere Üsküdar’da buluşuyoruz, çaylarımızı yudumluyoruz, tatlıyı pek tabii bölüşüyoruz. İşte bu sırada çantasından Kallocain’i çıkarıyor, master sonrası okuyacağım ilk kitap böylece belli oluyor.

Kimin ne tarz alışkanlıkları/takıntıları vardır bilmem, eminim çeşit çeşittir. Merve’ninki; izlediği filmlerde kareye giren bir kitap varsa muhakkak kitabın ismi ve yazarını not almak ve sonrasında onu araştırmak! Yine bir gün İsveç filmi izlerken karakterlerden birinin elinde bu kitabı görüyor ve Karin Boye’un Kallocain’ini böylece keşfediyor. Sonra bu kitabın Türkçe çevirisini arıyor ama çevirisinin yapılmadığını fark ediyor. Burada mesleki dürtü devreye giriyor. Editör olarak çalıştığı yayınevine kitaptan bahsediyor ve sonunda kitap basılıyor. Merve kitabı poker face bir suratla kısaca “Bir İsveç distopyası, ilgini çekeceğini düşündüm,” diyerek uzatıyor bana. Bunu, bende kitaba dair herhangi bir kanı oluşturmamak için yaptığını biliyorum.

Ve ilk fırsatta kitabı okumaya başlıyorum.

Peki Kallocain neden bu yazıya konu oldu?

Sayfalar ilerledikçe kitapta çizilen dünya 1984’ü daha fazla andırıyor. İçimden “aynı türde yazılıyor sonuçta, genel benzerlikler olabilir” diye açıklamalar yaparak okumaya devam etmeye çalışırken yeni bir benzerliğin daha karşıma çıkması artık “1984’ü okuyup da mı yazdın be kadın?!!” dedirtiyor. Dayanamayıp okumaya ara veriyorum, kitapların yayın tarihlerine bakmak için ve asıl şoku yaşıyorum. Karin Boye’un Kallocain’i 1940 yılında yani George Orwell’in 1984’ü yazmasından tam dokuz sene önce yayımlanmış! Bu demek oluyor ki bir esinlenme varsa o da ortamlarda “Abiğğ çok iyi yaa” diye gözü kapalı önerilen, Tabu’da distopya çıksa yasaklı kelimelerde ilk başta yerini alacak olan işte o kitabın yazarı Orwell’e ait demek oluyor.

Bu yazının yazılma amacı, “Gerçekten George Orwell, Kallocain’i okumuş mu?” gibi bir edebiyat dedikodusu döndürmek değil pek tabii. Yıllar önce 1984’ü okurken içime çöken karanlığı Kallocain’i okurken tekrar hissettim. Bu yazı Kallocain’in 1984’ten farkına odaklanıyor.

Kallocain’de nasıl bir dünya kurulmuş?

Kitapta “Düzen” olarak adlandırılan totaliter bir rejim görüyoruz. Bu yapı sürekli bir seferberlik halinde, bu sebeple Düzen, yerin altında sığınaklar şeklinde dizayn edilmiş. Toplantı salonları, konutlar, çalışma alanları hepsi yerin altında. Sürekli dış düşmanlardan bir saldırı tehdidi olduğu için yeryüzüne ancak izinle kısa süreler için çıkılabiliyor. Bu seferberlik halinin bir diğer çıktısını ise asker-vatandaş eşleşmesi olarak görüyoruz. Her vatandaş kendi mesleğinin yanında düzenli askerî eğitimler alıyor. Üstelik sadece yetişkinler değil, çocuklar da okul çağına geldikleri zaman ailelerinden ayrılarak gençlik kamplarında kalmaya başlıyorlar. Bu kamplarda oyuncak patlayıcılar içeren askerî strateji geliştirmeye yönelik oyunlar oynatılıyor.

Ana karakterimiz Silahdaş Leo, bir kimyager ve Düzen’e hizmet edeceğine inandığı, “Kallocain” adını verdiği bir ilaç keşfediyor. İlaç, insanların kendilerinin bile farkında olmadığı düşüncelerini bilinçlerini kaybetmeden rahatlatıcı bir sakinlik altında dile getirme “fırsat”ı veriyor. Yazar ilacın icadıyla bize totaliter bir düzen içinde mahremiyetin sınırlarını sorgulatıyor:

Bireyin duygu ve düşüncelerinin mülkiyeti kime ait? Bireye mi yoksa Düzen’e mi? Peki bireyler Düzen’in devamını sağlamak için varsa bireye ait şeyler gerçekten kişiye özel olabilir mi?

Kitap boyunca Kallocain’in etkisi Leo’nun özel hayatında ve iş hayatında olmak üzere iki kanaldan inceleniyor. Özel hayatında karısı ile ilişkisi irdelenirken, iş hayatında Kallocain’i test ettiği deneklerin iç dünyalarına konuk oluyoruz.

“KALLOCAIN-“1984”ün kadın eli değmiş hali!” yazısını okumaya devam et

Yaşamın bir anlamı var mı?

‘Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu’ filmi ve Viktor Frankl’nin ‘İnsanın Anlam Arayışı’ kitabı üzerine

Geçtiğimiz yaz tezimi yazdığım sıralarda izlediğim fragmanıyla ülkeye dönünce yapılacaklar listeme bu filme gitmeyi de ekledim. Kaliteli bir iş olduğu belliydi, arada kendimi vizyona girmesine kaç gün kaldığını hesaplarken buluyordum. Nihayet sinemalarda gösterime girdiğindeyse -artık ulaşılabilir olmasının etkisiyle- aldı beni bir rehavet.

Bir hafta kadar gecikmeli gitsem de on gün içinde üç kez sinemada izleyerek yapımcıların gönlünü almışımdır umarım. Kendim gitmekle de yetinmedim. Aile üyelerini -en son 13 yıl önce sinemaya giden babam dahil- her türlü cebir ve hile kullanarak, direnç seviyelerine göre farklı zamanlarda ikna ederek bu filme götürdüm.

Aşağıda bahsedeceklerim herkeste aynı etkiyi yapar mı bilmiyorum -aslında biliyorum, üç farklı salon gözlemimden çıkardığım kadarıyla yapmadı, ilk izlediğim salonda cast akıp ışıklar açılana kadar kimse salonu terk edemedi, bir diğerinde yarıda çıkanlar oldu-. Ama bu filmin yeri bende çok ayrı. 

Aslında halter dahil birçok spor dalına genel yaklaşımım ‘Buna ne gerek var şimdi?’ idi. Televizyonda olimpiyatları izlerken genelde şöyle iç konuşmalar gerçekleştirirdim: ‘E o kadar ağırlık kaldırdın da n’oldu?’ ‘O gülleyi attın/o kadar uzağa-yükseğe zıpladın da başın göğe mi erdi?’.

Diğer taraftan, Naim Süleymanoğlu’nun aktif spor hayatına şahit olmaya yaşım tutmuyor, ancak büyüklerimden efsane olarak ismini duymuşluğum vardı. E o halde neden fragmanı bile beni bu kadar heyecanlandırdı ve filme de büyük beklentiyle gitmeme rağmen beni hayal kırıklığına uğratmadı?

Bunlardan biri şahsi olmak üzere birkaç sebebi var. Öncelikle dönemin siyasi konjonktürü ve Naim Süleymanoğlu’nun hayatı birbirlerinden ayrı anlatılamayacak iki dinamik. Bu noktada siyasetin bireyin yaşamına etkisi ve bireyin siyasete müdahalesi çok güzel bir denge tutturularak aktarılmış.

Efsane haltercinin başarılarını biliyoruz da çocukluğu ve Türkiye’ye iltica etmeden önceki hayatının nasıl aktarılacağı kilit öneme sahipti. Film oldubittiye getirmeden ilk yarıyı tamamen bu zamana ayırmış.

Naim’in çocukluğu ve gençliği süresince Bulgaristan’ın komünist parti yönetiminin insan haklarını çiğneyecek boyutlara varan sıkı kurallarla ulus devlet inşa sürecini görüyoruz. Siyaset bilimi okuyanlar ya da bu alana ilgi duyanlar bu sürecinin ne kadar sancılı olduğunu ve bunun birçok ülkede -maalesef- görüldüğünü bilir. 

İşte tarihte tekerrür eden ve çok acılara sebep olan bu süreç bu filmde Bulgaristan özelinde anlatılmış. Bulgaristan’da yaşayan Türklerin varlığı resmi söylemde yok sayılıyor, kendilerinden ‘Bulgar Müslümanlar’ diye bahsediliyor. İsimleri ‘kendi rızalarıyla’ değiştirilmeye zorlanıyor, ölülerde bu uygulamadan nasibini alıyor, mezar taşlarında dahi isim değiştirme işlemi gerçekleştiriliyor. 

Türkçe konuşmak yasak, camiler kapatılıyor, Türklerin yaşadığı Kırcaali bölgesinden çıkmak izinle ve çıkış neredeyse imkansız. Bu yasaklara baş kaldıranlar Belene Kampına gönderiliyor. Hapishaneler siyasi mahkum kaynıyor. 

“Yaşamın bir anlamı var mı?” yazısını okumaya devam et

Mutluluk Nedir? Nerede Başlar?

Daniel Gilbert’ın ‘Mutluluk beyinde başlar’ kitabı üzerine

Kitabı okurken son sayfalara kadar beğenip beğenmeme konusunda kararsızdım hatta arka kapağında yazan yorumlara bakıp içten içe abartıldığı ya da popüler tabirle ‘overrated’ olduğunu, o an biri tavsiye edip etmediğimi sorsa beynin nasıl çalıştığını öğrenmek istersen oku ama mutlulukla ilgili bir beklentin varsa başka kitaplara bakabilirsin derdim. 

Hatta acaba kitap satsın diye çevirisinde bilinçli olarak mı mutluluk kelimesini kullanmışlar diye orijinal adına da bakmıştım. Kitabın orijinal ismi ‘Stumbling on Happiness’ (Mutlulukta Tökezlemek) imiş. Yani biraz yorum olsa da mutluluk kelimesi orada duruyormuş.

Peki fikrim nasıl değişti de bu yazıyı yazdım? 

Öncelikle kitap bu on kuralı uygulayın ve hayatınız değişsin iddiasına sahip kişisel gelişim kitaplarının aksine Harvard’lı bir akademisyen tarafından yazılmış bir psikoloji kitabı.

İlk bakışta kişisel gelişim kitabına benzetilmesinin iki nedeni; mutluluk kelimesinin geçtiği ve bununla ilgili bir yargı bildiren iddialı bir isme sahip olması ve yazarının akademik üsluptan fersah fersah uzak eğlenceli anlatımı. -Belki kültür farklılığı sebebiyle espri anlayışlarımız çok tutmasa ve soğukkanlılıkla evet burada bir espri yapıldı diyerek sakince okumaya devam etsem de- içerik bakımından bu kadar komplike bir konuyu bu kadar anlaşılır ve akıcı bir şekilde anlatabilmesi takdire şayan. 

Muhakkak kitap benim bahsedeceklerimden çok daha fazlası notunu düşerek sözü çok uzatmadan kitabın derdinden ve benim hisseme ne düştüğünden bahsedeyim. 

Beynimizdeki alın lobu -sağ olsun-, geleceği düşünmeden yapamıyormuşuz. Yani meditasyonlarla yapmaya çalışılan, bir türlü tamamen başarılamayan ‘anda kalmak, şimdiyi yaşamak, nasıl kalp atışımızı irademizle durduramıyorsak aynı şekilde harıl harıl çalışan alın lobumuzu durduramayacağımız için biyolojik olarak çok da mümkün değilmiş. Sonuç olarak, geleceğimizi düşünmeden yapamıyoruz. Geleceği tahmin etmeye, kendimizi ona hazırlamaya ve böylece mutluluğu yakalamaya- ya da korumaya- çalışıyoruz.

“Mutluluk Nedir? Nerede Başlar?” yazısını okumaya devam et

Türkiye’de kimler Wikipedia’ya girebiliyor, Booking.com’da rezervasyon yapıyor, PayPal kullanıyor?

Türkiye’de Wikipedia, Booking.com ve PayPal gibi yasaklı sitelere ve uygulamalara erişmek için farklı yöntemler tercih ediliyor.

Fakat benim burada bahsetmek istediğim Türkiye’deki yasaklı sitelere nasıl girebileceğiniz değil, kimlerin hiçbir çaba sarf etmeden Wikipedia.com‘a girdiği, Booking.com‘dan rezervasyon yaptığı ve PayPal‘i kullanabildiğidir. 

PayPal‘in Türkiye’deki faaliyet lisansı iptal edildi ve şirket operasyonlarını 6 Haziran 2016’da durdurdu.

Booking.com haksız rekabete yol açtığı ve vergi ödemediği gerekçesi ile dava edildi ve 2017 yılında Türkiye’deki faaliyetleri kısıtlandı. Türkiye’den giriş yapıp yurt dışındaki otellerde rezervasyon yapabiliyorsunuz ama Türkiye’deki otelleri göremiyorsunuz. Fakat siteye yurt dışından giriş yaparsanız Türkiye’deki otellerde rezervasyon yapmanız hala mümkün.

Wikipedia.org‘a erişim 2017 yılından beri tamamen engelli. Fakat Wikipedia’ya wikizeroo.org alan adı ile erişilebiliyor ya da girmek istediğiniz sayfada “wikipedi.org”un önüne rakamla sıfır “0” yazarsanız sayfanız açılıyor.

(https://tr.0wikipedia.org/wiki/Istanbul gibi)

Yasaklı sitelere hiçbir ekstra çaba sarf etmeden girebilenler

Evet doğru. Bu kişiler ne VPN kullanıyor, ne de IP değiştirmeleri gerekiyor! Tek yaptıkları şey Türkiye’de kablosuz ağlara bağlanmadan telefonlarındaki mobil veriyi kullanmak.

Bu ayrıcalıktan faydalananlar yurt dışında kullandıkları sim kart ile Türkiye’ye gelen kişilerdir. Bunlar yabancı turistler olabilir, tatile gelen gurbetçiler veya bilinçli olarak yabancı ülke sim kartı kullanmayı tercih edenler olabilir.

Ben ise bu özelliği kendim yeni fark ettim. İngiltere’de kullandığım servis sağlayıcısı Vodafone, paketimi aynı şekilde Türkiye’de de kullanmama izin veriyor.

Gelmeden önce araştırdım, Türkiye’de bulunacağım 1 yıllık süre içerisinde eve internet bağlatıp, telefonum için mobil internet paketi satın almak daha maliyetli çıktı.

Ben de ayda 10£ (~75TL) vererek kullandığım, İngiltere ve Türkiye numaralarıyla sınırsız konuşma, sınırsız SMS ve sınırsız mobil internet paketimi kullanmaya devam ettim.

Eve kablosuz internet bağlatmak yerine, bulunduğum yerde telefonumun hotspot (mobil internet paylaşımı) özelliğini açıyorum, evdeki bilgisayarları da şimdi o şekilde internete bağlıyorum.

İngiltere sim kartının Türkiye’de Londra IP’si alması

Hattımı Türkiye’de kullanırken telefonumda görünen ibare “Vodafone TR” fakat IP adresimin kaynağı Londra olarak gözüküyor.

Bilgisayarımın da IP adresi aynı şekilde İngiltere olarak gözüküyor. Mesela bu yazıyı İstanbul’da yazarken iplocation.com internet sitesinden kontrol ettiğimde aşağıdaki sonuç ortaya çıkıyor.

Durum böyle olunca, booking.comdaki aramalarda Türkiye’deki oteller de görünüyor ve rezervasyon yapılabiliyor.

“Türkiye’de kimler Wikipedia’ya girebiliyor, Booking.com’da rezervasyon yapıyor, PayPal kullanıyor?” yazısını okumaya devam et