Türk annesi ileri görüşlülüğü

Bundan 2 ay önceydi. Henüz Rusya’nın savaş uçağını düşürmemiştik. Aksine, devletler arası ilişkiler iyi seviyedeydi.

Evde, mutfak ocağının değişmesi söz konusu olmuş. Annem de beyaz eşya mağazasına gidip bir tane beğenmiş.

Ertesi gün babamla birlikte gidip, alıp geldiler. Ocağın 3 gözü doğalgazlı, 1 gözü elektrikli. Fakat babam, ocağın böyle farklı bir özelliğinin olmasına sitemli.

Evde konuşuyoruz. Anneme sorduk. Neden böyle bir tercih yaptın? O da “belli mi olur! Rusya doğalgazı keserse, elektrikle çalıştırırız…”

Bu konuşmamızdan yaklaşık 1 ay sonra, hava sahası ihlali yapan Rus uçağı düşürüldü. Tartışmalar malum.

Neyse ki, annemin düşündüğü seviyede Rusya’ya bağımlılığımız yok.

Ama, anne ileri görüşlülüğü bu olsa gerek.

“Türk annesi ileri görüşlülüğü” yazısını okumaya devam et

Birleşmiş Milletler’de staj yapmak için çadırda kalır mıydınız?

Bugün bizler, etrafı müttefik ülkelerle çevrili, denizle bağlantısı olmayan ve en yakın küresel soruna yüzlerce kilometre uzakta olan bir ülkede yaşamıyoruz, bilakis küresel sorunların ortasındayız. Diğer yandan baktığımızda, küresel sorunların konuşulduğu Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF)  gibi uluslararası örgütlerdeki etkinliğimiz çok sınırlı.

Bunun sorumluluğunu tek başına devlete atmak yerine, bireysel olarak ne yaptık veya ne yapabiliriz bunları konuşmalıyız. Bence farkına varmamız gereken en önemli durum da; iyi bir üniversitede okumaya çalışmak yerine, bir üniversitede iyi bir şekilde okumaya çalışmalıyız. Daha çok çalışsaydım istediğim şu üniversiteyi gidebilirdim diye hayıflanmak yerine, gittiğimiz üniversitede yaptığımız işlerle fark yaratmaya çalışmalıyız.

Cenevre’deki Birleşmiş Milletler ofisinde altı aylık staj programına hak kazanan 22 yaşındaki Yeni Zelandalı gencin çadırda kalmak zorunda kaldığını duymuş muydunuz? Peki neden?

Bu sorunun cevabını, yanınızdaki cep telefonunuzu elinize alıp Google’a yazarak bir dakika içinde öğrenebilirsiniz. Benim üzerinde durmak istediğim konu “neden?” Yani 22 yaşındaki bir genç, neden binlerce kilometre mesafe kat gelip çadırda yatmayı göze alarak staj yapmak için başka bir ülkeye gider?

“Birleşmiş Milletler’de staj yapmak için çadırda kalır mıydınız?” yazısını okumaya devam et

Su 100 santigrat derecede kaynamıyorsa!

Çok okuyan değil, çok gezen bilir derler ya, buna gayet iyi bir örnek olacak.

Bu Ramazan ayında; Rize, Hemşin’de Badara Yaylasına misafir olmuştuk. Kalabalıktık da. Yaylada bulunan 20 haneden birindeydik. İftar vakti için yemek hazırlıklarına başladık. Gençler salatayı yaptık. Erkekler mısır unu muhlamasını, ana yemekleri de hanımefendiler…

Salatayı yapıp masaya koymuştuk ama kuzinenin üzerinde pişen yemeklerle ilgili bir soru işareti vardı. Yayla sakini olmayanlar, “o çoktan olmuştur alalım kuzineden” deyip atıldılar fakat tencerenin kapağını açıp bakınca yemeğin pişmediği belli oluyordu. Sonra, o dikkat çekici sözü duydum, ki hala unutamamışım bugün burada yazıyorum, yayladayız, burada yemekler daha geç pişer“. Hemen sonrasında da nedeni söylendi. Yüksek rakım! Dolayısıyla atmosfer basıncının düşmesi.

Şimdiye kadar nasıl öğrenmiştik, “su 100 santigrat derece sıcaklıkta kaynar.” İlkokul 4. sınıf fen bilgisi dersi… Belki de 3. sınıftı. Sonra öğretildi, “su deniz seviyesinde 100 santigrat derece sıcaklıkta kaynar.” Daha sonra saf su deniz seviyesinde 100 santigrat derece sıcaklıkta kaynar.” Bu bilgilerde bir sıkıntı yok, çok iyi öğrenmiştik. Yani ezberimiz kuvvetliydi, çok iyi ezberlemiştik. “Su 100 santigrat derecede kaynamıyorsa!” yazısını okumaya devam et

Kimin diktatör olduğuna kim karar veriyor? Google mı?

Bu yazıyı okuduğunuzda elinizde bir cevap olmayacak. Farklı bir bakış açısı kazanabilirsiniz.

Ne zaman babaannemin yanında bilgisayar kullansam hep şunu tekrarlar; babaanneme de zamanında neneleri söylemiş; “gün gelecek dünyayı bir teneke kutuya sığdıracaklar“. Ben de o günden sonra ne zaman Google Haritaları kullansam bu söz geliyor aklıma. Düşünüyorum da 1950’lerde yaşıyor olsaydım aklıma ne gelirdi acaba?

Neyse ki 2000’lerde yaşıyoruz! Aklımızı çok kurcalamamız gerekmiyor. Herhangi bir söz duyduğumuzda aklımızda hemen bir şeyler canlanıyor. Benim aklıma artık Google Haritaların gelmesi gibi.

Şimdi küçük bir test yapalım. Bir soru soracağım. Cevabı sizde kalabilir.

Özgürlükler ülkesi denilince aklınıza neresi geliyor?

Tamam, akınıza geleni söylemeyin. Peki şimdi düşünün. Bu ülkede polis tarafından öldürülen “Kimin diktatör olduğuna kim karar veriyor? Google mı?” yazısını okumaya devam et

Marmaray’daki şüphelinin çantasından çıkanlar

Aşağıda anlatılanlar yaşanmış bir olayın hikayeleştirilmesidir.

Bugün, Marmaray’ın Yenikapı İstasyonu’ndan trene binip Üsküdar’a geçiyordum. Saat 15:10’da istasyonun zemin katına indim ve treninin duracağı yere doğru ilerlemeye başladım. Oraya varmadan, önümdeki kişinin istasyondaki çöp kutusunu karıştırdığını gördüm. Onu fark ettiğim anda işini bitirmiş ve yürümeye başlamıştı. Giyim kuşamına baktığımda, siyah bir spor ayakkabısı, üzerinde siyah pantolon, siyah kapüşonlu hırka ve siyah sırt çantası vardı; uzun saçlıydı, gözlük kullanıyordu ve elinde beyaz bir poşet vardı. Şüpheli birine benzemiyordu ama çöp kutusuyla bu kadar haşır neşir olması, hem de metroda, neden?

Bir kaç saniye sonra, çöp kutusunun yanındaydım. Baktığımda, kağıt öğütme makinesinden geçmiş bir yığın gazete kağıdı, üzerinde bir karton kutu ve içerisi de aynı şekilde öğütülmüş kağıtlarla doluydu. İçerisinde bomba olabilir miydi? Bomba değilse o zaman bu kişi bu kağıt yığınını neden metro istasyonundaki çöp kutusuna koydu? Ne yapmalıydım? Polis? 155? Telefon çekmiyor? İstasyonun güvenlik görevlisi? Gereksiz yere telaş mı olurdu? Yoksa bir kahraman mı olurdum? Aklımdan geçen tüm bu sorulardan sonra, o kişiyi takip etmeye karar verdim. Şüpheli hareketleri varsa güvenliğe haber verebilirdim.

Gözden kaybolmadan hızlıca yaklaştım. Tren gelmişti. Trene bindi. Binerken de saatine baktı. Ben de hemen arkasından bindim. Oturacak boş yer yoktu, ayakta beklemek için vagonlar arasındaki bağlantının olduğu boşluğa ilerledi, ben de hemen üç adım arkasındaydım.

“Marmaray’daki şüphelinin çantasından çıkanlar” yazısını okumaya devam et

Yurt dışına çıkmak için pasaportunuzun olmasına gerek yok

Avrupa ülkeleri vatandaşları ile karşılaştırdığımızda, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yurt dışına çıkma oranı çok düşük. Bunun coğrafi, ekonomik ve siyasi nedenlerini sıralamak mümkün. Bana göre ise en önemli neden “mesafe.”

Mesafeyi sadece fiziksel uzaklık olarak düşünmeyin; kültürel ve dini farklılık, eğitim seviyesi, ortalama aylık gelir, dil vb. gibi konular da mesafenin içerisinde.

2012 yılına kadar, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının yurt dışına çıkabilmesi için öncelikle pasaport alması gerekirdi. Tek başına bu da yeterli olmaz, gideceği ülkeye göre değişmekle birlikte, o ülkeye giriş yapabilmek için ‘vize‘ alması gerekirdi. Bir de Türkiye’den çıkış yapabilmek için ‘yurt dışı çıkış harç pulu’nun olması gerekir. (Bu durum hala değişmedi.)

Yazıma başlamadan önce şöyle biraz araştırdım, pasaportun geçmişi milattan önce 450li yıllara kadar gidiyormuş. Modern anlamda pasaportun temelleri ise Milletler Cemiyeti‘nin 1920’de Paris’te yaptığı “Pasaport ve Gümrük Uygulamaları” konferansında atılmış. “Yurt dışına çıkmak için pasaportunuzun olmasına gerek yok” yazısını okumaya devam et

Çay Toplayıcılığı 101

Konu çay olunca yazıya nasıl giriş yapacağım, nereden başlayacağım bilemiyorum. Çünkü çayın pek çoklarımız için farkı bir önemi vardır; çayla ilgili binlerce yazı yazılmış, sayısız fotoğraf çekilmiş, birçok türkü söylenmiştir.

Benim çayla ilgili hikayem, çayın yaş haliyle başlıyor. Daha demliğe koyulmadan, paketlenmeden, fabrikada işlenmeden, dalında toplanmadan önce…

Çayla ilgili en ilginç anım da Tataristan’dan. Sabah kahvaltısında garsondan İngilizce olarak çay istemeye çalışıyorduk. Her ne kadar ‘a cup of tea’, ‘tea’ ve ‘teaaaa’ desem de hiçbiri fayda etmiyordu. İngilizce bilmediğini öğrenince, el hareketleriyle çayı, çay bardağını anlatmaya çalıştımsa da olmadı. Onun üzerine ‘yeter ya, bi çay istiyoruz’ şeklinde Türkçe yüksek sesle sitem edince, garson ‘hee çayy’ dedi. Kendi içimden ‘acaba Türk mü bu garson’ diye düşünüyordum, meğersem çayın Rusçası da aynı şekilde telaffuz ediliyormuş. Orada farkına vardım ki çay düşündüğümden daha evrensel. “Çay Toplayıcılığı 101” yazısını okumaya devam et