Kimler G20 Zirvesine katılabilir? 1 Şubat son başvuru tarihi

Yirmilik Grup anlamına gelen “Group of Twenty (G20)” gelişmiş ekonomilerle gelişmekte olan ülkeleri bir araya getirerek dünyanın ekonomik sorunlarına daha kalıcı çözümler üretmeye çalışan uluslararası bir forum.

1999 yılında, dönemin G7 maliye bakanları ve merkez bankası başkanlarının kararıyla kurulan ve kurulduğu yıllarda sadece bakanların toplandığı bir zirve olsa da, 2008’deki dünya krizi sonrasında bu toplantılara en üst düzeyde katılım yapılmaya başlandı.

Bu tarihten itibaren her yıl dünyanın en büyük devletlerinin liderleri toplanarak, dünya ekonomisinin yanında, ticareti ve gelişimini de şekillendiriyor.

G20 ülkelerinin sahip olduğu etki

Dünya nüfusunun %66’sını oluşturan G20 ülkeleri, ekonomik üretiminin %85’ini, uluslararası ticaretin %75’ini ve uluslararası yatırımların %80’ini oluşturuyor.

Screen Shot 2020-01-22 at 21.35.08

G20 açılım grupları

G20 Zirvesi devlet liderlerini ve merkez bankası başkanlarını buluştururken, resmi alt açılım gruplarında da ilgili temalarda tartışmalar yapılıyor. Sonuç bildirisine eklenen öneriler G20 Zirvesi’nde devlet başkanlarına sunuluyor.

Resmi alt açılım grupları:

  1. Business 20 (B20)
  2. Civil 20 (C20)
  3. Labor 20 (L20)
  4. Science 20 (S20)
  5. Think 20 (T20)
  6. Women 20 (W20)
  7. Urban 20 (U20)
  8. Youth 20 (Y20)

Gençlik-20 (Y20) Zirveleri

G20 Zirvelerinden önce, ülkelerini temsilen toplanan genç profesyoneller Y20 Zirvelerinde gençliği ilgilendiren küresel sorunlara çözüm önerileri getiriyor.

Uzun soluklu gerçekleşen online ve yüz yüze toplantıların ardından hazırlanan sonuç bildirisi G20 liderleri tarafından değerlendiriliyor.

Bu yıl Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da gerçekleşecek Y20 Zirvesi’nin temaları şöyle;

  1. Geleceğe Uyum: Geleceğin zorluklarına ayak uydurmaya ve bu zorlukların üstesinden gelmeye hazırlanmak.
    a. Gelecek Beceriler
    b. İşin Geleceği
    c. Girişimcilik
  2. Gençliğin Güçlendirilmesi: Çevik, dinamik, değişen dünyanın liderleri.
    a. Kapsayıcı karar verme
    b. Liderlik Gelişimi
  3. Küresel Vatandaşlar: Proaktif, kültürel olarak hassas problem çözücüler.
    a. Çok kültürlülük
    b. Sürdürülebilir Kalkınma

Screenshot-2020-01-22-20.17.07-1

Y20 Türkiye Delegasyonu

Her bir açılım grubunun faaliyetleri ve katılım şartları bir birinden farklı. 10-18 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek Y20 Zirvesi’ne başvuruları ise online gerçekleşiyor.

Y20 Zirvesi katılım işlemleri Türkiye’yi Y20 nezdinde temsil eden, benim de 3 yıldır yönetiminde yer aldığım, Youth Commission for Diplomacy and Collaboration YCDC (resmi adıyla Diplomasi ve İşbirliği Gençlik Derneği) tarafından yürütülüyor.

Türkiye Delegasyonunda yer almak için 1 Şubat tarihine kadar başvuru yapabilirsiniz. “Kimler G20 Zirvesine katılabilir? 1 Şubat son başvuru tarihi” yazısını okumaya devam et

İngilizler neden sol elle yemek yemezler?

İngilizler sofrada sol elleriyle yemek yemezler, çünkü şeytanın onu kontrol ettiğini düşünürler.

Tabaklarında tek bir pirinç tanesi bırakmazlar, yemek bitmeden sofradan kalkmazlar, konuşmak için izin isterler…

Bunlar 16. yüzyıl İngiltere’sinin sofra kuralları. Günümüz Türkiye’sine ne kadar da benziyor! Yoksa anne-babalarımızın Türkiye’sine mi demeli?

Geçtiğimiz hafta William Shakespeare‘in doğduğu kasaba Stratford-Upon-Avon’da annesi Mary Arden Çiftliğini ziyaret ettik.

Shakespeare’in yaşadığı dönem İngiltere’de Tudor hanedanı iktidarda. 1485-1603 arasındaki o yıllara da Tudor dönemi deniyor.


Çiftlikte her gün saat 13.00’da bir Tudor yemeği canlandırması oluyor. Gösterinin adı “Tudor dinner.”

Çiftlik 17.00’dan sonra kapalı olduğu için akşam yemeğini öğlene çekmişler diye düşünüyorduk, fakat öyle değilmiş.

16. yüzyılda henüz öğle yemeği (“lunch”) kavramı yokmuş, çünkü günde tek öğün yemek yeniliyor, o da günün ortasında oluyormuş, ismi de “dinner.”

Neyse, saat yaklaşınca eve girdik mutfağı bulduk. Ne görelim! Evin 16. yüzyıldan kalma mutfağında 16. yüzyıl yemekleri yapılıyor. Gerçekten yapıyorlar…

Buraya gelmeden önce, sofrada hazır yemekler olacak ve 16. yüzyıl kostümleriyle yemek yiyormuş gibi yapacaklarını düşünüyorduk.

Pek öyle olmadı. Yemek salonuna geçtik. 16. yüzyıldan kalma sofrada 16. yüzyıldan kıyafetlerle yemek yemeye başladılar. Gerçekten yediler…

Sebzeli çorba, lahana haşlama, üzerine de ahududulu tart yediler, biz de 40 dakika boyunca seyrettik. 🙂 “İngilizler neden sol elle yemek yemezler?” yazısını okumaya devam et

Avrupa Birliği Gelişimi, Kurumları ve İşleyişi

İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Avrupa Birliği Anabilim Dalı’nda, Avrupa Birliği ve Ulusal Kamu Yönetimleri dersinde, 04.11.2015 tarihinde, Avrupa Birliği Gelişimi, Kurumları ve İşleyişi başlığıyla, Avrupa Birliği’nin kuruluşunu, gelişimini ve genişlemesini, kurumların oluşumunu ve işleyişini, yasa çıkarma usullerindeki değişimleri anlatmak için hazırladığım sunuma aşağıdaki bağlantıyı kullanarak ulaşabilirsiniz.

Avrupa Birliği Gelişimi, Kurumları ve İşleyişi “Avrupa Birliği Gelişimi, Kurumları ve İşleyişi” yazısını okumaya devam et

Sen ağabeylerinin stadyumlarda “insan kulesi” yaptığı yaştasın

Merhaba genç arkadaş.

Arif Nihat Asya’nın Fetih Şiiri’ni okudun mu hiç?

Okumadın evet. Fakat şiirden şu dize aklındadır hep: Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!Öğretmeninden, aile büyüklerinden, çevrenden duymuşsundur mutlaka.

Peki öyle mi? Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşta mısın?

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul seferine çıktığında 21 yaşındaydı. Diyelim sen 25 yaşındasın. Fatih ne yapıyordu o yaşta?

Belgrad’taydı.

Senin benim gibi tatile gitmemişti elbet. Binlerce kişilik ordusuyla, Sırbistan seferine çıkmıştı.

Biz ne yapıyorduk 21-25 yaşlarında?

Üniversite çağları…

Arka planına bakalım mı? Lise, orta okul… “Sen ağabeylerinin stadyumlarda “insan kulesi” yaptığı yaştasın” yazısını okumaya devam et

Ortaçağda Endüstri Devrimi, Jean Gimpel, Kitap Özeti

Jean Gimpel’in Ortaçağda Endüstri Devrimi isimli kitabı, Ortacağ dönemini yeniliğe açık ve dinamik bir dönem olarak betimliyor. Kuşkusuz ki bu betimleme, Rönesans dönemi ve sonrasında “karanlık” olarak adlandırılan, Ortaçağ için yapılmış sıradan olmayan bir tasvir. Gimpel kitabında bu betimlemeyi yaparken savını birçok örnekle güçlendiriyor.

Su ve rüzgar gücünün kullanımı ile çarklı düzeneklerin ve değirmenlerin 9. yüzyılda yaygınlaşmaya başlamasıyla; Ortaçağ’da tahıl üretimi, yağ çıkarma, deri işleme ve kağıt çekme gibi alanlarda ilk makineleşme başlamış oldu. Dönemin kayıtlarına bakıldığında, İngiltere’de 11. yüzyılda her elli aileye bir değirmen düşüyordu. Yatırım aracı olarak da kullanılan değirmenlerin kira gelirleri oldukça tatmin ediciydi. Su değirmeni kullanımı Antikçağ’da da söz konusu olmuş fakat o dönemde Roma İmparatorluğu insan gücüne daha çok önem vermişti.

Kağıdı Çinliler ve Araplardan sonra kullanmaya başlayan Avrupalılar; kağıt üretimini el ve ayak gücüne mahkum etmemiş, makineyle üretmeye başlamıştır. İlk su gücüyle çalışan kağıt fabrikası 1238’de İspanya, Valencia’da kurulmuş. 1268’de İtalya, Pabrico’da 7 adet kağıt fabrikası olduğu biliniyor.

12. yüzyılda karada kurulan su değirmenlerinin yanında, akarsular üzerine kurulan bentler de yaygınlaşmaya başlamıştı. Dönemin raporları incelendiğinde, akarsular üzerine çapraz kurulan bentler ile verimin arttırılmasının amaçlandığını görebiliyoruz. Ayrıca, bentlerin karlılığı adli konuların da artmasına neden oluyordu. Daha fazla kar elde etmek isteyen işletmeler bent yüksekliğini arttırıyor, bu da değirmenlerin sular altında kalmasına neden oluyordu. Bu gibi nedenlerle açılan davalarda genellikle bent sahipleri haksız bulunsa da, kararın uygulanmaması sonucu değirmen işletmeleri iflas ediyordu. “Ortaçağda Endüstri Devrimi, Jean Gimpel, Kitap Özeti” yazısını okumaya devam et

Yirmi Yıl Sonra: Bosna Hersek’te Dayton Anlaşması, Kalıntılar ve Fırsatlar

Graduate Institute of International and Development Studies, Geneva‘da Anca Doina Cretu tarafından yazılan, “Twenty Years After: The Dayton Accords, Legacies and Opportunities in Bosnia and Herzegovinabaşlıklı makalenin Türkçe çevirisidir.

Bosna savaşının bitiminden 20 yıl sonra, bu yıl Bosna Hersek için iki acılı yıl dönümünü işaret ediyor: Srebrenitsa Katliamı ve Dayton Anlaşması. Temmuz 1995’te gerçekleşen Srebrenitsa katliamı ve askeri durumun Bosna Hersek’te artarak bozulmasından sonra NATO, Bosna Sırplarının askeri hedeflerini ve alt yapısını bombaladı. Birkaç ay sonra, Kasım 1995’te, ABD önderliğindeki müzakereciler ve arabulucular bölge liderlerinden, Ohio’nun Dayton kentinde hızlıca hazırladıkları anlaşmaya imza atmalarını istedi. Richard Holbrooke Amerikalı arabulucu olarak, kendi esaslarında, Dayton Barış Anlaşması’nın “altı günlük ateşkesi kalıcı barışa çevirmesini ve çok-ırklı bir devleti kazandırmasını” amaçladığını belirtti. Yirmi yıl sonra hala, bölünmenin kurumsal güçlendirilmesi açısından Dayton Barış Anlaşması, devlet ve barış inşasının kötü şöhretli kalıntılarını taşıyor. Bu makale, yöntemler saptamaya çalışırken savaş sonrası imzalanan, imzalanmasında yirmi yıl sonra uluslararası müdahaleciliğin kalıcı emaneti haline gelen, Dayton Barış Anlaşması’nın etkilerini vurguluyor. Ayrıca, Bosna Hersek’in bugününe göz atmayı ve Dayton siyasi çerçevesi bağlamında fırsatlar yakalayacak yöntemleri saptamayı amaçlıyor.

Bosna Savaşı

Bosna’daki savaş, Yugoslavya’da 1990’ların başlarında çoktandır şiddete dönüşen ortamda başladı. Saraybosna’daki katliamın başlamasından bile önce; Bosna’nın Güneydoğu ve Kuzey kısmı, Hırvatistan Bağımsızlık Savaşı’ndan etkileniyordu. Bosna bağımsızlığını ilan edince Nisan 1992’te savaşın şiddeti arttı ve 1995’e kadar Saraybosna kuşatılmaya devam etti. Hırvat güçleri, Hırvatistan’da Sırpların elindeki bölgeleri tekrar kontrol altına alınca ve ardından, “Yirmi Yıl Sonra: Bosna Hersek’te Dayton Anlaşması, Kalıntılar ve Fırsatlar” yazısını okumaya devam et

Yurt dışına çıkmak için pasaportunuzun olmasına gerek yok

Avrupa ülkeleri vatandaşları ile karşılaştırdığımızda, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yurt dışına çıkma oranı çok düşük. Bunun coğrafi, ekonomik ve siyasi nedenlerini sıralamak mümkün. Bana göre ise en önemli neden “mesafe.”

Mesafeyi sadece fiziksel uzaklık olarak düşünmeyin; kültürel ve dini farklılık, eğitim seviyesi, ortalama aylık gelir, dil vb. gibi konular da mesafenin içerisinde.

2012 yılına kadar, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının yurt dışına çıkabilmesi için öncelikle pasaport alması gerekirdi. Tek başına bu da yeterli olmaz, gideceği ülkeye göre değişmekle birlikte, o ülkeye giriş yapabilmek için ‘vize‘ alması gerekirdi. Bir de Türkiye’den çıkış yapabilmek için ‘yurt dışı çıkış harç pulu’nun olması gerekir. (Bu durum hala değişmedi.)

Yazıma başlamadan önce şöyle biraz araştırdım, pasaportun geçmişi milattan önce 450li yıllara kadar gidiyormuş. Modern anlamda pasaportun temelleri ise Milletler Cemiyeti‘nin 1920’de Paris’te yaptığı “Pasaport ve Gümrük Uygulamaları” konferansında atılmış. “Yurt dışına çıkmak için pasaportunuzun olmasına gerek yok” yazısını okumaya devam et